Yazar, Türkiye'deki seküler aydınların Müslümanlaşmayı 'Araplaşmak' olarak nitelemesini tarih cahilliği ve ideolojik korkaklık olarak eleştiriyor. Bunu, Türklerin 13 yüzyıl boyunca İslam ile Türk kimliğini birlikte başarıyla taşıdıklarını kanıtlayarak red ediyor ve argümanlarını dil, alfabe, dini bilim ve şehirleşme örnekleriyle destekliyor. Ancak yazarın şiddetli tonuyla karşı tarafı 'cahil, korkak, düşman' olarak tanımlaması, bu tartışmayı rasyonel tarih diyaloğundan farklı bir yöne mı taşıyor?
İsminin önünde "prof." ünvanı da olan şahsın bir yıl önceki mülakatında sarf ettiği sözler geçtiğimiz günlerde yeniden gündeme geldi. Şahıs, özbeöz Çorumlu olan Şeyhülislam Ebüssuûd Efendi'nin Mısır'dan getirildiğini, onun eliyle Osmanlı'nın Türkleri Araplaştırdığını iddia ediyordu.
Zırva tevil götürmez. Nitekim sözleri tekrar gündeme gelip de alay konusu olunca şahıs bilmediği bir dönem hakkında konuşup hata yaptığını itiraf etmek zorunda kaldı. Ancak şahsın sözlerini zırva yapan bilgi hataları değil, "Araplaşmak" kavramı.
Türkiye'de Siyonizm'in doğrudan hizmetindeki "Türk ırkçılığı" bu "Araplaşmak" kavramını son zamanlarda sıkça kullanır oldu. Esasen "Araplaşmak" kavramı yeni değil; Cumhuriyet'in ilk yıllarından itibaren "Araplaşmak", "Müslümanlık" kavramı yerine kullanıldı. Türklerin Müslüman olmasını içine sindiremeyenler ya da Türkleri Müslümanlıktan uzaklaştırmak isteyenler, "Müslüman" kavramını kullanmaya cesaret edemedikleri için korkakça "Araplaşmak" kavramına sarılıyorlar. CHP'de üç dönem milletvekilliği de yapmış Kemalettin Kamu'nun şu zırvaları o zihniyetin ibretlik vesikasıdır: "Ne mucize ne efsun / Ne örümcek ne yosun / Ka'be Arap'ın olsun / Çankaya bize yeter". Şimdilerde ise "Araplaşmak", Türklük ile Müslümanlığı birbirinden ayırmak suretiyle Türklüğü yok etmek maksadıyla cahil ve de ahmak ırkçıların dilinden düşmüyor.
Türklerin Müslüman olmakla Araplaştığı iddiası gerçekten zırvadır.
Bir kere Türkler 8. yüzyılda İslam ile şereflenmiştir. Aradan 13 yüzyıl geçmiş olmasına rağmen bugün asimile olmadan Türk kimliği ile varlıklarını sürdürüyorlar.
Türklerin Araplaşmasından kastedilen eğer 1928'e kadar kullanılan alfabe ise, o alfabe Arap alfabesi, Fars alfabesi, hatta Osmanlı alfabesi, hatta "eski" alfabe değil, Türkçe sesleri mükemmelen karşılayan, asırlar içinde gelişmiş, büyük bir medeniyetin kendi eliyle ürettiği özbeöz ve özgün Türk alfabesidir. İslam öncesi pek de bir okuma-yazma faaliyeti olmayan Oğuz Türkleri, Arap-Fars karışımı bir alfabeyi kendilerine uyarlayıp özgün hale getirmiştir.
Eğer maksat Türkçedeki Arapça kelimeler ise, dilimizde bütün kısırlaştırma operasyonlarına rağmen Arapçadan daha fazla Farsça kelime vardır ki kimse çıkıp da "Farslaşmaktan" bahsedemez. Yeryüzündeki her dil başka dillerden kelime devşirir; böylece zenginleşir, güzelleşir, mükemmelleşir. Oğuzların gündelik konuşmaya ancak yeten dilleri, karşılaştıkları yeni dil ve kültürleri devşirmekle bir büyük medeniyet lisanına dönüşmüştür.
Eğer "Araplaşmaktan" maksat Kur'an-ı Kerim, Hz. Peygamber, Mekke ve Medine merkezli bir dine mensubiyet ise, bunda, bir şeref olmakla ve hiçbir mahsuru bulunmamakla birlikte dini ilimlerin bir sistematiğe kavuşmasında başta Semerkantlı İmam Maturidi olmak üzere nice Türk'ün emeği ve eseri vardır. Kur'an ve Hadis, İslam'ın ruhu ise, o ruhu estetik kalıplara nakşeden Semerkant, Buhara, Rey, İsfahan, Herat, Nişabur, Konya, Bursa, İstanbul gibi Türk şehirleridir. Bir dinlerinin olduğu bile şüpheli topluluklar İslam ile kendilerini bulmuş, İslam ile Türk olmuştur.

3