Yazar, dijital devrim sonrasında eğitimde meydana gelen dönüşümü eleştirerek, bilgiye hızlı erişimin enformasyon sunduğunu ancak gerçek öğrenmenin idrak ve temellük gerektirdiğini savunuyor. Byung-Chul Han'a atıfla, el emeğinin ve dokunmanın düşünme ve anlama sürecindeki rolünü vurgulayarak, yapay zekânın ve akıllı telefonların süreci atlayarak salt veri yığını sunduğunu belirtiyor. Ancak hızlı bilgi erişiminin günümüz toplumunun esas ihtiyacı olduğunu düşünenler bu tezin neresinde hata bulurlar?
Byung-Chul Han, dijital devrim sonrasında dünyada ve insanlarda meydana gelen köklü değişiklikler üzerinde önemle duran bir düşünür. Onun "Şey-Olmayanlar" (Çev. Enes Özel, Ketebe Yay. 2025) adlı kitabını okuyunca ve bu hafta eğitimde tedhiş olayları da olunca bunları yazmak istedim:
Doğrusu internetin, akıllı telefonların ve yapay zekânın hayatımıza girmesiyle beraber, insanın insanlarla, doğayla münasebetlerinde, eğitimde, alışveriş tarzında, hatta iş hayatında köklü değişiklikler oldu, olmakta...
Önce eğitimde, idrakte, bilgilenmede meydana gelen değişime değinmek istiyorum. Dijital devrimden önce eğitim-öğretim, temelde yüz yüze ve beş duyu organının tümüne (dokunmaya, görmeye, duymaya, koklamaya, tat almaya) hitap ediyordu. Amaç öğrenmekti ve bu bir sürece tâbiydi... Örneğin yazmayı öğrenmek için her şeyden önce bir kalem, bir kâğıt ya da tahta lâzımdı ve mutlaka el!.. Dokunarak, hatta kavrayarak tutulan bir kalem, dokunulan bir kâğıt. Elbette göz de gerek, harflere, çizgilere bakar insan ve çizgileri çizmek için hem eli hem gözü çalışır. Çizginin doğrusallığını veya daireselliğini sınayarak, el hareketleriyle öğrenir. Sonuçta elinde kalem, kâğıda yazar: A, B, C...
Ya şimdi.. Kalem yok, kâğıt da... Bilgisayarın başındasınız. Harfler önünüzde klavyede hazır, hizalanmış. Önünüzde beyaz ışıklı, ruhsuz, cansız bir ekran!.. Ha unutmadan, şimdi örneğin bir e kitap okurken, belki de o doğallığı ve algıyı güçlendirmek için sayfaları çevirirken kâğıt sesi çıkartmayı da unutmamışlar. Hiç yoktan iyidir, gerçekten o kâğıt sesi bile zihni uyarıyor, okuduğunu anlamada bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Sadece sesin değil, bir kitaba dokunmanın, yani onu elimize almanın da anlamada etkisi var bence.
El deyince, elin düşünme ve anlamada bir rolü var sanırım. Heidegger, düşünmeyi bir el emeği olarak görürmüş. Byung- Chul Han, "El, düşünmeyi kesin olarak analog bir sürece dönüştürür" (s. 74) diyor, bir anlamda düşünmeyi somutlaştırıyor da diyebiliriz. Öğrenmede somutlaştırma önemlidir çünkü. O zaman Heidegger muhtemelen şöyle derdi; "Yapay zekâ düşünmez, çünkü onun eli yoktur." (s. 74) Çünkü o, dokunmamıştır, çünkü duymaz, çünkü görmez, çünkü dili yoktur, tat alamaz, çünkü kulağı yoktur, sesi işitmez. Sadece derlediklerini efendisine sunar, amacı öğrenmek değildir. Bu itibarla öğrenmeden, öğrenme sürecinden bihaberdir... Yapay zekâ ya da akıllı telefon, bilgi edinmenin en alt düzeyinde, verileni derleme, listeleme ve sayma düzeyinde kalır, üstelik bunları 'şey'lerle temas etmeksizin elde etmiş, tabiri caizse hazıra konmuştur, yaptığı bir intihal sentezidir.
Ama insan öyle değil! Önce aradığı bilgiyi bulmak için yola çıkar, deneyimler, kitaplara dokunur, gazetelerin, dergilerin çıktığı zamanı onların sayfalarında teneffüs eder, böylece araştırdığı dönemle zamansal bir bağ kurar, sonra derler, toplar, tasnif eder, boşlukları hayal gücüyle doldurur, karşılaştırır, neden ve sonuçları açıklamaya çalışır. Bu süreçte zihin bir 'keşif' koridorundadır. Ve edindiği bilgiyi sonunda idrakle temellük eder.

4