Farkında mısınız, ülkemizde kadın katliamı dolu dizgin devam ediyor. Ne kadar yazsak, ne kadar anlatmaya çalışsak boşuna. Duymak istemeyen kulaklar sağır, görmek istemeyen gözler kör!
Bir zamanlar günde bir kadın öldürüldü diyorduk. Şimdilerde her gün iki kadın.
Bugün 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü. Bakalım bugün kaç kadın öldürülecek ya da camdan bakarken düşecek
Başka ne bekliyoruz ki Devrim Yasalarının 102. yıldönümünde, ülkede bir uçtan ötekine hilafet toplantıları düzenlendiğini gazetemizde Aytunç Ürkmez'in haberinden okuduğumdan beri canım yazı yazmak istemiyor.
Haber özetle şöyleydi:
Cumhuriyetin laik niteliğini belirleyen 3 Mart Devrim Yasalarının 102. yıldönümünde yurdun 50 farklı bölgesinde "Hilafet sadece bir tercih değil şeri ve siyasi zorunluluktur" başlıklı hilafet toplantıları düzenlemişti. Bu toplantılar İzmir'den Van'a uzanan bir coğrafyada eşgüdümlü olarak gerçekleşmişti.
Haberden, Hizbuttahrir örgütünün Yargıtay'ca terör örgütü sayıldığını öğreniyordum. Haberin devamı şöyleydi:
"Örgütün toplantılarında hilafetin kaldırılmasıyla Müslümanların sahipsiz kaldığı iddia edilerek hilafetin sadece tarihsel ve dinsel bir konu olmadığı; siyasi, askeri ve ekonomik alanları da kapsayan mutlak bir zorunluluk olduğu anlatıldı. Bundan hareketle de toplantılarda İslamlık inancının tam anlamıyla uygulanabilmesi için Kuran'da yer alan ayetlerdeki 'Raşidihilafet'e geçilmesi gerektiği savunuldu."
Bakalım savcılarımız bu konuda ne önlem alacaklar
Acaba devleti yönetenler, anayasanın buyruklarını, ettikleri yemini bu kez yerine getirecekler mi
Laikliği savunanlara soruşturma açanlar, bakalım şeriata savunma düzenlere de soruşturma açacak mı Bekleyelim görelim.
Bugün kadınlar sokakta, haklarını arıyorlar. Bedenlerine, ruhlarına, hayatlarına, emeklerine, ürettiklerine sahip çıkıyorlar. Bakalım yine kolluk güçleri bu hak aramaları karşısında yine şiddet gösterecek mi
BİR ÖDÜLÜN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİÖnceki gün bana 2026 PEN Duygu Asena Ödülü verildi. Goethe Enstitüsü'nün kitaplığındaki tören duygusal, içtendi. Sanki Duygu da aramızdaydı. PEN yönetiminden ve başkanlığından ayrıldıktan sonra bana verilen ilk ödüldü, belki ondan, heyecanlı ve sevinçliydim.
Ödül kabul konuşmamda şu üç noktayı geliştirdim:
1. Ödülün, benim akıllı, güzel, azimkâr, çok çalışkan ve öncü arkadaşım Duygu Asena'nın adını taşıması. Ve PEN'in bunu kurumsallaştırması...
2. Bugüne dek ödülü alanları sıralayınca (Türkan Saylan ve YDD'den Amargi'ye, Latife Tekin'den Nazan Moroğlu'na uzayan çizgide) adeta Türkiye'nin son 30- 40 yıllık feminizm grafiğini ortaya koyması...
3. Son olarak da PEN'in yeni yönetiminin müthiş bir vefa örneği sergilemiş olması...
Öncelikle muhteşem bir ödül gerekçesi hazırlamışlardı.
O gerekçede yer alan "yazınsal üretiminde kadınların eşit yurttaşlık hakkını, özgürleşme mücadelesini görünür kılmak", "düşünce ve ifade özgürlüğünü savunmak", "sanatın ve edebiyatın özgürlükle bağını kurmak", "sanatçıların ve kadınların sesini yükseltmek", "kamusal hafızayı diri tutmak", "laikliği savunmak" gibi tanımlar çok hoşuma gitti.

17