Yemeğin teselli eden yüzü

Yemeğin teselli eden, hatırlatan ve insanları acının etrafında birbirine bağlayan bir gücü var. Aynı tencere sevince de vedaya da tanıklık eder. Cenaze evinde bir süre yemek pişirilmez; yemekleri komşular, akrabalar ve dostlar getirir. Dostlarınız, "Acınızı alamayız ama sizi bu acıyla yalnız bırakmayız" der.


Gastronomi denildiğinde çoğu zaman aklımıza iyi yemekler, yaratıcı tabaklar, şefler, restoranlar ve keyifli sofralar geliyor. Oysa yemeğin hayatımızdaki yeri yalnızca hazla, kutlamayla ya da lezzetle sınırlı değil. Mutfak; doğumdan düğüne, bayramdan vedaya kadar insanın bütün hâllerine eşlik ediyor. Bazen bir kutlama sofrasının merkezinde, bazen hastaya uzatılan bir tas çorbada, bazen de acılı bir ailenin kapısına bırakılan tencerede karşımıza çıkıyor. Yemek kimi zaman sevincimizi çoğaltıyor, kimi zaman söyleyecek söz bulamadığımız yerde bizim adımıza konuşuyor.

Bu hafta yemeğin teselli eden, hatırlatan ve insanları acının etrafında birbirine bağlayan gücünü düşündüm. Aslında ne yazacağımı uzun süre bulamadım. Çünkü çok yakın bir zamanda eşim Halit Kakınç'ı kaybettim. Hayatınızdaki büyük bir eksilmenin ardından kelimeler de bir süre yerlerini kaybediyor. Günler geçiyor, çay demleniyor, sofraya tabaklar konuyor ama hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Halit'in ardından bizim evimizde de zaman başka türlü akmaya başladı. Mutfağın sesleri azaldı, sofranın anlamı değişti. Fakat tam da o günlerde kapımız hiç durmadan çalındı. Dostlarımız, arkadaşlarımız tencerelerle yemekler gönderdiler. Getirilenlerin hiçbiri yalnızca yemek değildi. Her tencere, söylenmesi zor bir cümlenin yerine geçiyordu: "Acınızı sizden alamayız ama sizi bu acıyla yalnız bırakmayız."

Helvanın kokusu

Anadolu'nun pek çok yöresinde cenaze evinde bir süre yemek pişirilmez; yemekleri komşular, akrabalar ve dostlar getirir. Çünkü acının ilk günlerinde insanın yemek yapacak gücü de aklı da olmaz. Hatta çoğu zaman yemek yemek bile hatırlanmaz. Bu kadim dayanışmanın bizim evimizde de karşılık bulduğunu gördüm. Yakınlarımızın ve arkadaşlarımızın gönderdiği yemekler, o zor günlerde bizi sarıp sarmaladı. Her biri kendi diliyle, kendi mutfağıyla yanımızdaydı. Şef Deniz Şahin ile Şef Aydın Demir de helva tenceresinin başına geçtiler. Ağır ağır dönen tahta kaşığın sesini unutabileceğimi sanmıyorum. Un yağla buluştukça rengi koyulaştı, helvanın kokusu bütün eve yayıldı. O koku yalnızca unun, yağın ve şekerin kokusu değildi. İçinde dua, dostluk, vefa ve sevgi vardı. Helva kavruldukça anılar da usulca aramıza karıştı.

Helva, Türk mutfak kültüründe yalnızca bir tatlı değil; hayatın geçiş dönemlerine eşlik eden güçlü bir simgedir. Doğumda, düğünde, asker uğurlamasında, kandillerde ve ölümün ardından kavruluyor. Aynı tencere kimi zaman sevince, kimi zaman vedaya tanıklık ediyor. Ölümün ardından helva hazırlama geleneğinin zamanı ve uygulanış biçimi yörelere göre değişiyor. Definden sonra, ölüm yıldönümünde veya toplumların kendi gelenekleri içinde önem verdiği bazı günlerde un ya da irmik helvası kavrulup dağıtılıyor. Helva kavrulurken eve yayılan kokunun hafızayla güçlü bir bağı var. Bazen bir koku, unutulduğu sanılan bir insanı bütün canlılığıyla yeniden yanı başımıza getiriyor. Helva sabır da istiyor. Başından ayrılamazsınız. Aceleye gelmez. Tıpkı yas gibi... Onun da süresini belirleyemez, "Artık geçsin" diyemezsiniz. Hafiflemesini değil belki ama onunla yaşamayı ağır ağır öğrenirsiniz.