Mutfağın izlenebilir yüzü

Ramazanda sofralar kadar alışveriş listeleri de büyür. Bugünlerde konuşmamız gereken sadece lezzet değil; gıda güvenliği de olmalı. Belki de bu yüzden aklımda en çok dolaşan soru şu: Soframıza gelen ürünlerin doğruluğundan ne kadar eminiz

Mutfağın gücü yalnızca tariflerinden değil, ürününün doğruluğundan gelir. Sofrada konuştuğumuz lezzetin arkasında görünmeyen ama hayati bir zincir uzanır; üretici, tedarikçi, denetim, analiz, lojistik… Ve o zincirin adı güvendir.

Türkiye'de gıda güvenliği meselesi hâlâ hak ettiği kadar görünür değil. Oysa taklit ve tağşiş yalnızca doğrudan toplum sağlığını değil, üreticinin emeğini ve gastronomi kültürünün sürdürülebilirliğini etkileyen yapısal bir güven sorunu. Üstelik bu yalnızca tüketiciyi kandırmakla bitmiyor; iyi üreticinin de iyi ürünün de sesini kısıyor. Tam da bu yüzden veri üreten, sistem kuran, sorumluluk alan örnekler kıymetli. Çünkü gıda güvenliği niyetle değil, yöntemle sağlanır.

Metro Türkiye'yi uzun zamandır yakından izliyorum. Yıllar önce Mutfak Dostları Derneği olarak Slow Food ortaklığında yürüttüğümüz Essedra projesinde kaybolmaya yüz tutmuş yerel ürünlerin yeniden hayata döndürülmesini hedeflerken verdikleri desteği güçlü biçimde hissetmiştik. O süreçte düşündüğüm şey şuydu: Meseleye yalnızca raf ya da satış olarak bakmıyorlar; üreticiyi, ürünü, bilgiyi ve kültürü aynı cümlede tutan bir ekosistem dili kurmaya çalışıyorlardı. Gıda güvenliği alanındaki çalışmalarını da bu düşünce hattının doğal devamı olarak okuyorum.

Düzenli analizlerle takip

Metro'nun uyguladığı modelin en dikkat çekici tarafı, sorunu ortaya çıktıktan sonra çözmeye çalışmak yerine baştan önlemeye odaklanması. Bu kapsamda geliştirilen ve hangi ürünlerde hangi hilelerin yapılabileceğini ortaya koyan taklit tağşiş haritası, gıda güvenliğini yalnızca kontrol değil, öngörü meselesi olarak ele aldıklarını gösteriyor. Bugün bu çalışma doğrultusunda 115 farklı ürün çeşidinde 54 ayrı taklit riskine karşı düzenli analizler yürütülmesi, bazı testlerin Türkiye'de, bazılarının ise yurt dışında yapılması, sistemin yalnızca kâğıt üzerinde değil, sürekli işleyen bir mekanizma olduğunu ortaya koyuyor. Tüketimin arttığı dönemlerde kontrollerin sıklaştırılması da bu modelin önemli bir parçası. Özellikle ramazanda risk taşıyan ürünlere odaklanılması; paketlerin analizlerden geçirilmesi ve testten geçemeyenlerin zincire dahil edilmemesi gibi. Güven, iyi niyet cümlelerinden değil, tekrar eden uygulamalardan doğar. Bir üreticiyle sohbet ederken şöyle demişti: "Benim zeytinyağım pahalı diye rafın altına konuyor, karışım olan üst rafta satılıyor."

İşte taklit ve tağşiş yalnızca tüketiciyi değil, doğru üretim yapan çiftçiyi de cezalandırıyor.

Tağşişe karşı ücretsiz eğitimler

Unutmamak lazım, burada önemli olan yalnızca analiz sayısı değil; bakış açısı. Örneğin ürün güvenliği süreçlerinin tedarikçi seçimiyle başlaması, çiftlikten itibaren yemden suya, üretim ortamından hijyen koşullarına kadar her adımın izlenmesi; pestisit, GDO, mikrobiyolojik ve kimyasal parametrelerin birlikte ele alınması… Bir sistem üretim sahasında başlamıyorsa, raf denetimi tek başına hiçbir şeyi kurtaramaz. Dikkatimi çeken bir başka nokta ise eğitimleri. Tedarikçileri taklit tağşiş konusunda geliştirmek amacıyla verilen ücretsiz eğitimlerle bilinç seviyesinin artırılması. Çünkü gıda güvenliği zincir işi. Zincirin bir halkası zayıfsa, güven hiçbir zaman tam kurulmaz.

Güven, bir kez kanıtlanıp rafa bırakılan bir iddia değil. Zeytinyağının, balın toplu alımlarda her sezon; köfte, döner, kavurma, sucuk, salam, sosis gibi ürünlerin dört ayda bir; peynir, yoğurt ve tereyağı gibi süt ürünlerinin ise altı ayda bir analiz edilmesi… Bu periyotlar şunu söylüyor: Gıda güvenliği tek seferlik denetimle kurulmaz; süreklilik ister.