"Ben gamlı hazan, sense bahar"

"Ben gamlı hazan, sense bahar" şarkısı radyoda çalarken anneme "Annee, sen Sebahat diyor, teyzemi söylüyor" diye heyecanla koştuğum o çocukluk saflığına dönmek istiyorum.

"Yaramazlık yaparsan sepetçiler alır götürür seni" tehditlerinin, Beylerbeyi'nde annemin bir akrabasında kalırken sokaktan geçen ve "Mandal sepeet" diye bağıran satıcının sesini "Zeyneep Zeyneeep" diye anlamam, korkudan ağlayarak "Sepetçi geldi beni alacak" diye annemin kucağına atılıp ağlarken onların gülmesini anlayamamanın masum korkuları kadar olsun tüm korkularım diyorum.

Doğduğum evin balkonundan nadir gelen taksileri izlerken anneannem inecek bekleyişinin tatlı sabırsızlığını, kavuştuğumda yaşadığım o tarifsiz mutluluğu, kucağına atıldığımda sevmek ve sevilmenin en uç noktasını hissetmenin hazzını, yazın coşkulu, sıcak, bayan rehavet dolu saatlerinin bile aklımda kalan kokusunu, gelen misafirlerin anlattıklarından edindiğim bilgilerin büyüklerin esrarlı dünyasına kulak kabartmanın biraz suçlu ama daha çok hayret ve şaşkınlığından istiyorum bir de.

Hayatın sonuna doğru insanda ne çok şey azalıyor sanki. Heyecan, hayret, bekleyiş, umut, sevinç eski anlamlarından daha uzak, yavan ve anlık çoğunlukla. O yüzden eriğin en güzelini kirazın en tatlısını, karpuzun en ballısını o zamanlarda yedik sanıyoruz. ok şey söyleniyor ya şimdi. "Hormonlu gıdalar, organik olmayan tohumlar ile bugün ancak bu kadar" diye. Bence beklemenin güzelliği o. Eriğin, kirazın çiçeklenip çekirdek vermesini, nihayet meyve haline gelmesini, anneannemin o taksiden inmesini, o dönen etekli elbisenin bir gün annem tarafından bitirilmesini beklemek. Bir çocuğun büyümesi ile paralel giden teenni içinde bir hayatın normal ve gerçek akışıydı yaşanan.