Devrimler, savaşlar, kıtlıklar... Ortaylı Ailesi'nin hayatı 'roman'

Bir hayat düşünün, içinde şunlar var: Bir devrim, bir iç savaş, iki büyük açlık, bir dünya savaşı, bombardıman, mülksüzleştirme, göç, çalışma kampı ve yeniden göç... Bir yandan da hayatta kalma azmi, dayanışma, insanlık... Nuriye Ortaylı'nın, annesinin Kırım'dan Stalingrad'a, Avusturya'dan Ankara'ya uzanan olağanüstü hayatını yazdığı 'Annem Şefika' isimli kitabı bu yazın en çok okunan kitaplarındandı. Ortaylı ile albümleri karıştırıp aile hikâyelerini konuştuk...

Birkaç ay önce kaybettiğimiz değerli Prof. İlber Ortaylı'yı herkes engin bilgisi, esprili ve renkli kişiliğiyle tanıyordu. Peki onun aile hikâyesini ne kadar biliyorduk Doğduğu yer, içinde büyüdüğü ev, onu yetiştiren aile, tarih kitaplarında anlatılan bir dönemin vücut bulmuş haliymiş adeta; annesi Şefika Hanım'ın hayatı, Kırım'da başlayıp Bolşevik Devrimi'nden İkinci Dünya Savaşı'na, çalışma kamplarından Ankara semtlerine uzanan olağanüstü bir yolculuk... Kendi deyimiyle 'evin küçük kızı' Nuriye Ortaylı, annesinin yıllarca parça parça anlattığı bu tanıklığı 'Annem Şefika' adıyla kitaplaştırdı. Kronik Kitap tarafından basılan kitap kısa sürede altıncı baskıya ulaştı. Bu yazın da en çok okunan kitaplarından oldu. Kitabın hikâyesini dinlemeden Şefika Hanım'ın hayatına kısaca değinelim...

Haberin Devamı


Fotoğraf: Levent KULU

Sene 1917... Kırım'ın önde gelen, varlıklı ailelerinden Hacı Mirza Seferşah Karaşayski'nin biri yetişkin kız, dört erkek çocuktan sonra bir kızı olur: Şefika. Varlık içine doğan Şefika'nın hayatının ilk yılları yokluk içinde geçer; zira doğduğu yıl ülke önce devrim, ardından iç savaş geçirir. Bolşevik Devrimi'nin hedefine koyduğu aristokrasiye mensup Karaşayski ailesinin topraklarına, evlerine, eşyalarına el koyulur. Derin bir yoksulluk içine düşmelerine rağmen daimi bir politik tehdit olarak görülür, bitmeyen baskılara maruz kalırlar. Çareyi iş olanakları çok olduğu için Rusya'nın dört bir tarafından göç almakta olan yeni sanayi şehri Stalingrad'a kaçmakta bulurlar.


Sovyet savaş esirleri kafilesi, Stalingrad

BÜYÜK AÇLIK, SAVAŞ, ESARET...

Stalingrad'da tam düzen kurmaya başlarken önce 'Büyük Açlık' gelir, sonra 1937'nin tutuklama dalgası... Ama hiçbiri Alman ordusunun Stalingrad'a saldırısı kadar yıkıcı değildir; sivil nüfus büyük kayıplar verir, kalanlar Almanlar tarafından esir alınıp Avrupa'daki çalışma kamplarına götürülür. Şefika Hanım, önce bir esir kampına düşer. Sonra Avrupa'daki çalışma kampına götürülür. Savaş bittikten sonra da uzun süre Avusturya'da çalışma kampında kalır. Burada evlenir, ilk çocuğu İlber dünyaya gelir.

Haberin Devamı


Hacı Mirza Seferşah Karaşayski

'AKTOPRAKLAR'DASIFIRDAN BAŞLAMAK

Aile, 1948 yılında 'Aktopraklar' dedikleri Türkiye'ye geliyor. Ankara'da kendilerine sıfırdan bir hayat kuruyorlar. Mühendis baba Kemal Ortaylı bir fabrikada işçi olarak çalışıyor. İkiz çocukları Emeldar ve Enver dünyaya geliyor. Şefika Hanım, Stalingrad'da savaştan önce zor koşullarda Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirebilmişti. Bu azim boşa olmuyor; Ankara'da gelen teklifle Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi'nde öğretmen olarak çalışmaya başlıyor.


SENE 1980 - Nuriye, Şefika, Emeldar, İlber Ortaylı

ÇOK TARTIŞILIR ÇOK OKUNURDU

Onun hikâyesini bizlere ulaştıran Nuriye Ortaylı ailenin en küçük kızı olarak 1959 yılında doğuyor. Çocukluğu, kendisinden epey büyük ağabeylerinin ardından annesine eşlik ederek geçiyor: "İlber ve ikizlerin arasında 18 ay yaş farkı var. Ben planda yokken doğan kız çocuğuyum. O dönem kreşler olmadığından hem işte hem sosyal hayatında annemin yanında oradan oraya gitmek zorunda kalırdım. Televizyonun yokluğunda aileler daha çok bir araya gelir ve politika, kültür, sanat konuşurdu. Annemle babamın geçmiş hayatları kadar dönemin yeni fikirleri de konuşulurdu. Kırımlılar bir araya geliyorsa kamp hikâyeleri anlatırdı. İlber o zamanlar da çok sosyaldi. Ankara'nın altını üstüne getirirdi. Evde herkesin farklı, kendine has bir hayatı vardı ama ortak noktalardan biri çok okumak, çok tartışmaktı."

Haberin Devamı


SENE 2009 - Şefika Hanım 92 yaşında

EMEKLİLİKTEN SONRA KİTABA BAŞLADIM

Ortaylı, TED Ankara Koleji'nde ortaokulu tamamladıktan sonra Fen Lisesi'ni bitiriyor. Ardından Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne giriyor. Sebebi: "O dönem ODTÜ'den birçok akademisyen ayrılmak zorunda kaldı. Aralarında İlber'in arkadaşları da vardı. Onların halini gördükten sonra kimseye muhtaç olmayacağım bir meslek olarak tıbbı tercih ettim. Tıp, toplumu ve insanları anlamak için de iyi ama çok 'zaman kıskanç' bir iş." Ortaylı, kadın hastalıkları ve doğum alanında uzmanlaşıyor. Mecburi hizmetin ardından önce Ankara'da sonra İstanbul'da Zeynep Kamil ve İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi'nde kadın ve çocuk sağlığı üzerine çalışıyor. Daha sonra Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ile Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu'nda (UNFPA) görev alarak uzun yıllar kadın sağlığı politikaları üzerine uluslararası programlarda yer alıyor. Emekliliğinin ardından da yıllardır zihninde taşıdığı aile hikâyesini kaleme almaya başlıyor...

Haberin Devamı


SENE 1943 - Şefika Kırım'da bir kursta

İLBER HOCA'NIN KİTABA YORUMU:HUYSUZ FALAN AMA ÇOK GÜZEL YAZMIŞ

Ortaylı, "Annemin hayatını basılması için yazmak fikri Suriye iç savaşı sırasında tetiklendi" diye anlatıyor: "Zor zamanlara girerken zor zamanların hikâyelerini anlatmak lazımdı. Anneme hep 'Hayatınız roman gibi' derlerdi ama o yazmaya yanaşmazdı. Ben de hem 'Kimin ilgisini çekecek' diye düşünüyordum hem de İlber'in görünürlüğü sebebiyle özel hayatı anlatmak magazin malzemesi mi olur diye tereddüt ettim. Ancak annemin rahatsızlığı ilerliyordu. Ondan sonra bu hikâyelere ne olacaktı İlber de 'Sen yaz' deyince başladım. Annemi 2020 yılında kaybettik. Kitabın önsözünü 2020'de yazdım. Çok okuma yaptım, ondan sonra da ara vererek parça parça yazdım. Nihayet 2025'in Mart ayında bitti." İlber Hoca kitabı hastanede okumuş. Nasıl bulmuş Nuriye Hanım, "Bana yalnızca 'İyi' dedi, ama Tuna'ya (kızı) 'Huysuz falan ama kitabı çok güzel yazmış!' demiş" diye gülerek yanıtlıyor.

Haberin Devamı


İlber Ortaylı

RUSYA'DA HERKESİN HİKÂYESİ KORKUNÇ

Bu hikâye bize 20. yüzyılla ilgili ne anlatıyor Ortaylı, "Annemin anlattıklarının dışına çıkmamaya, yorum katmamaya özen gösterdim çünkü bu bir tanıklık. Herkes kendi yaşadığını anlatır" diye cevaplıyor: "Sovyetler Birliği bir yandan büyük bir modernleşme yaşarken diğer yandan da milyonlarca insanın hayatını altüst eden büyük bir dönüşüme sahne oldu. Bir tarafta yaygın eğitim, diğer tarafta 'sınıfsız toplum' iddiasına rağmen insanların kökenlerine göre ayrıştırıldığı, baskıcı bir rejim. Rusya'yı gezerken fark ettim ki annemin hikâyesi kimseye özel gelmiyordu çünkü herkesin anlatacak korkunç bir hikâyesi vardı. Bugün de yine zor zamanların eşiğindeyiz. Gazze'de olanlara baksanıza, gözümüzün önünde on binlerce sivil öldü."

DAYANIŞMA KÜLTÜRÜ ETKİSİ

Yaşanan onca zorluğa rağmen Şefika Hanım hayata bağlılığını ve olumlu bakış açısını hiç kaybetmemiş. Bu nasıl olmuş Ortaylı: "Dedem çok varlıklı bir aileden gelirken bir dilim ekmeğe muhtaç hale geliyor ama hiçbir zaman şikâyet etmiyor: 'Allah verdi, Allah aldı' diyor. Şöyle düşünmüş olmalı: Şans eseri doğmuşsun zengin bir ailede, kaderde kaybetmek de varmış, o da bir şanssızlık. Yaşadıklarını kişisel bir trajediye dönüştürmemiş, geçmişe ağlayıp durmamışlar; 'Nasıl ayakta kalırız, birbirimizi nasıl koruruz' diye düşünmüşler. Bunda Tatar toplumundaki dayanışma kültürünün de büyük payı var. Kamplarla ilgili bile kötülükleri değil yaşanan komik olayları konuşurlardı. Akla insanların zorla çalıştırıldıkları bir kamp gelmezdi."