Muhammed Abid el-Cabiri, 'beyan,' ve 'irfan' şeklinde adlandırdığı bilgi sistemlerini uzun uzadıya tartıştıktan sonra 'burhan'a geçiyor. (Arap Aklının Yapısı, Mana Yayınları.)
Bu üç bilgi sistemini aynı paragraf içinde andığı ve tanımladığı cümleleri aktarmamız münasip olur.
"Beyani sistem İslam inancına veya daha doğrusu bu akidenin belli bir şekilde anlaşılan şekline hizmet eden bir alem tasavvuru oluşturmak hedefiyle nas, icma ve içtihadı temel kaynak otoriteler olarak kabul ederken, irfan, velayeti ve genel anlamda 'keşf'i irfanî bilginin biricik yolu olarak kabul edip Allah ile bir çeşit birliğe gitmeyi -ki bilginin konusu mutasavvıflara göre aslında budur- hedefler. Burhan ise sadece duyular, deney ve akli muhakeme gibi insan aklının tabii bilgi kaynaklarına dayanarak kâinatın bütününün ve parçalarının bilgisini elde etmeye çalışır. Bu bilgiye ulaşmak için ısrarla gayret eden aklın arzularını tatmin edecek bir insicam ve tutarlılığı temin eden bir dünya görüşü inşa etmek için kullanır."
Bu özetten de kolaylıkla anlaşılabileceği gibi, Cabiri, bu sistemler içinde 'beyan'a karşı oldukça nesnel, 'irfan'a karşı oldukça mesafeli hatta eleştireldir. Cabiri, bu bilgi sistemleri içinde 'burhan'a daha yakın duruyor ve çıkış yolunu burhan'da arıyor. Bilhassa 'irfan'ın, İslam'dan önceki 'Hermetik' mirasla irtibatını ısrarla vurguluyor.
"İsmailî ve İmamiyye Şiî irfanîliğini siyasi muhtevasından, sufi irfanını da kendisine giydiriler beyanî formundan soyutlarsak her iki irfanîlikte de kendimizi başta Hermesçilik olmak üzere İslam'dan önceki kadim irfanî mirasa dayanan bir epistemolojik muhteva karşısında buluruz." İrfanî bilginin, doğrudan doğruya Kur'an-ı Kerim'den kaynaklanmadığını, işleyişin, kadim mirastaki bilgilere Kur'an'dan dayanak bulma istikametinde seyrettiğini savunuyor.
Yani Kur'an'ın irfanî tevili, istinbat, ilham ve keşif ile oluşmuyor, bir çeşit yönlendirme ile Kur'an lafızları kadim mirastan beslenen fikirlere dönüştürülüyor.
"Sufilerin ister mücahede ve riyazetler isterse Kur'an'ı okuma ile elde ettiklerini iddia ettikleri hiçbir düşünce yoktur ki doğrudan veya dolaylı olarak İslam'dan önceki irfanî mirasta bu düşüncenin bir kaynağını bulmayalım."
Şöyle de düşünülemez mi
İslam, İslam'dan eskidir. Kur'an-ı Kerim'e göre son Peygamber'den önce de İslam peygamberleri gelmiştir. Eğer kadim mirasta mevcut olan bir bilgi fazla zorlama olmaksızın Kur'an-ı Kerim'e doğrulatılabiliyorsa o bilgiyi dışlamakta acele etmemek ihtiyata daha muvafık olur.
İhtiyat payını mahfuz tutmakla birlikte Cabiri'nin yaklaşımını hayatın gerçekleriyle daha bağdaşır buluyorum.
Cabiri, kitabın sonlarına doğru Arap-İslam düşüncesinin yeniden yapılandırılması için bir 'proje' arayışına giriyor.
İslam düşüncesinde süreklilik imkânı bulamayan, etkileri daha çok Batı'da devam eden Müslüman düşünürlerin daha akılcı ve daha 'burhanî' bulduğu yöntemlerini araştırıyor.
İbn Haz-ı duymuşsunuzdur. Endülüslü bir fakih ve düşünür.
Benim hafızamda 'Zahirî' bir alim olarak bir kenarda duruyor.
'Zahir' fazla yüzeysel bir kavram. Dış görünüş, eğer hakikatse bile hakikatin özü değil kabuğu gibi. Bu yüzden 'doğu'daki Müslümanların ilgi alanının dışında kalmış olabilir

13