Hâkimiyet kurmak mı, hakikatin izini sürmek mi

Gerçek, aslâ görünen de değildir, görünenden ibaret de. Gerçek görünen'in gerisindeki görünmeyende gizlidir. Burada Eflatunvârî esrarengiz cümleler kurmak niyetinde değilim. Hakikatin izini sürmeye çalışıyorum.

Bizim tefekkür geleneğimiz, hakikat mahcub'dur, yani üzeri örtülüdür, der. Hakikat büyülü bir şeydir, büyüleyicidir. Sırrı da, gücü de orada gizlidir. Hakikatin büyüsünün de, mahiyetinin de bozulmaması gerekir. Hakikatin büyüsü bozulunca, mahiyeti de bozulmaya yüz tutar.


KEŞFİN SINIRLARI VE SIRLARI

Batı'da keşif tek boyutludur, dışa odaklıdır, dışa odaklanır. Bizde, İslâm'da çift boyutludur: İçe odaklanır, içten dışa, enfüsten âfâka açılır.

Batı'da bilme yolculuğu da, keşif çabası da görme eksenlidir.

Daha açık ve net konuşmak gerekirse... Batı'da görmek, göstermek esastır. Bizde, yani İslâm'da ise keşif ama önce kendini keşif çabası esastır; keşif çabası aslâ tek yönlü işlemez; dışarıyı, dış dünyayı, nesneleri keşif çabası bile, içeriyi, iç dünyayı, kişinin kendini keşfine katkıda bulunuyorsa anlamlı ve değerlidir. Aslolan kişinin kendini bilmesi, kendini tanıması, kendini bulması, kendi olması, sınırları bilmesi, varlığının sırrına erebilmesidir.

Ezcümle bizde keşif çift yönlü işler, çünkü insanın keşif çabası kendini keşifle, kendi sınırlarını ve sırlarını keşifle sonuçlanmıyorsa, dış dünyanın keşfine yaramaz, dış dünyanın keşfini sağlamaz. Keşif, tek boyutlu olarak kaldığında keşif yolculuğuna çıkan kişi, kâşif değil, kâtil olmaktan kurtulamaz.

Bizde keşif çabası iki yönlü işler: O yüzden keşif çabasına mükâşefe deriz biz: Biz keşif çabasıyla hem kendimizi hem de kendi dışımızdaki dünyayı müşahede ederiz aslında.

Dolayısıyla bizde keşif çabası, şehadet'le eşdeğerdir; şahit olmakla. Şahit olmak, sadece tanımak değil, tanımlamak kabiliyetlerine sahip olmaktır. Ve daha ötesine varabilmektir: Sadece bilme ve hükmetme anlamında tanıma ve tanımlama değil, olma anlamında bir tanıma ve tanımlamadır, hem ilim, hem irfan, hem de hikmet çabası ve yolculuğu.

Bizim keşif çabamız, eşyanın ne olduğunu bilme kaygısından ibaret değildir; eşyaya, eşyanın hakikatine yani mahiyetine nüfûz edebilme kaygısıdır. Bir şeyin hakikatine nüfûz edebilmek, o şeyin hakikatine vukûfiyet kesbedebilmekle kâimdir. Bir şeyin hakikatine vukûfiyet kesbedebilmek, o şeye dokunmakla, o şeyi duymakla, koklamakla, o şeye değmek, dokunmak ve yaşamakla mümkün olabilir.


NÜFÛZ ÇABASI VE HADDİNİ BİLMEK

Nüfûz yolculuğu da tıpkı keşif yolculuğu gibi çift yönlü işleyen bir yolculuktur. Bilmek, bakmak yetmez; değmek, dokunmak ve hissetmek gerekir. Tanıma ancak bu çifte yolculuktan sonra gerçekleşir. Tanımak ve ardından kaçınılmaz olarak tanımlama çabası içine girmek, sınırlamaktır.

Arapçada tanım karşılığı olarak "had" kavramı kullanılır. Had, hem tarif etmektir, hem de sınırlamak, dolayısıyla bir bakıma tahrif etmek aynı zamanda.

İnsanın haddini bilmesi, bildirilir, salık verilir bize.

Muhteşem bi imajinatif tefekkür var burada. Mesele, eşyanın tabiatına zarar vermeden eşyayı tanımak ve tanımlamak. Bu da eşyanın mahiyetine nüfûz etmekle, eşyanın mahiyetine nüfûz etmekse eşyanın mahiyetine vukûfiyet kesmekle, eşyanın mahiyetine vukûfiyet kesbetmek ise hem söz konusu eşyanın haddini (sınırlarını ve dolayısıyla tanımını) bilmekle hem de kişinin kendi haddini (kişinin kendini ve sınırlarını) bilmesiyle, bütün bunlar da sadece soyut bir epistemolojik bilme çabasıyla değil, müşahhas bir ontolojik bulma, olma, varolma ve varoluşa kışkırtma kaygısıyla gerçeğe dönüştürülebilir. Hakikatin izini sürme kaygısı budur işte!