Avrupa ile ticaret yapıyor, Amerika ile güvenlik konuşuyor, Rusya'dan enerji alıyor, Körfez sermayesini çekiyor, Çin'in koridorlarını izliyor, Afrika'da yeni ilişkiler kuruyoruz. Bunların her birinin tek başına rasyonelleri var. Fakat hangi büyük hedefe bağlandıkları açıklanmadığından çok yönlü bir stratejik özerklik değil; dağınık hamleler toplamı olarak görünüyor.
Stratejik belirsizlik ile stratejik özerklik arasındayız. Ankara'daki NATO toplantısı sonrasında artacak eko-politik netlik ihtiyacı için yazıyorum bu yazıyı.
Görüyoruz ki kendi jeoekonomik doktrinimizi belirlemezsek, yaptığımız her anlaşma başkasının planına dipnot oluyor. Başka aktörlerin planlarında kendimize biçilen roller arasında gidip gelmek eşiğinin üzerinde tutunurken kendi kendimizin ayağına dolanıyoruz. Hedef belirleyememek değil mi bizi on yıllarca bağımlı ülke yapan
Ben açıkçası nihayet yön ve ilişki belirlemekte bir milli mutabakat oluşacağını değerlendiriyordum. Fakat bunun öyle kendiliğinden bir vakumda gerçekleşmeyeceğini artık anlayabiliyorum.
Türkiye'nin sorunu Avrupa, Amerika, Rusya veya Çin arasında seçim yapamaması değildir. Türkiye'nin yönü kayıp değil; ilan edilmemiştir. İlişki örüntüsü bir desen üretmiyor değil, çerçevelenmemiştir.
Asıl sorun, bu ön plandaki aktörler ve çevre ülkelerin her biriyle hangi ilke, hedef ve karşılıklılık temelinde ilişki kuracağını açıklayan bir Ulusal Jeoekonomik Plan bulunmamasıdır.
Türkler asırlardır jeoekonomi yapıyor. Bugünse fiilen jeoekonomiyi belki hiç olmadığı kadar derinlikli yapıyor.
Enerjiden savunmaya, ulaştırmadan finansa, tüm diğer başlıklarda Afro-Avrasya ekseninde yeni ilişkiler, güzergâhlar ve kapasiteler kuruyor. Fakat bu adımların hangi büyük hedefe bağlandığını anlatan, kamuoyunun görebileceği ve dış dünyanın okuyabileceği bütünlüklü bir belge henüz ortada değil. Bu nedenle her hamle kendi özelinde yorumlanıyor.
Bir ülkeyle yakınlaşma "eksen değişikliği," başka bir ülkeyle gerilim "kopuş," bir başkası "bağımlılık," yeni bir ticaret hattı ise yalnızca ekonomik fırsat olarak okunuyor. Bütünün görünmediği yerde parçalar birbirini açıklamıyor; tersine kafa karışıklığına neden oluyor.
Türkiye'nin asıl eksiği yeni bir ortak, koridor veya zirve değil; bunların hangi üst hedefe hizmet edeceğini açıklayan plandır. Kiminle, hangi amaçla, hangi sınırlar içinde ve halka hangi refahı üretmek üzere ilişki kurulacağını açıklasak yetecek.
Bir ulusal jeoekonomik plan üretmek Türkiye'yi bir bloğa hapsetmez. Tam tersine, çok yönlü ilişkilerini ortak bir milli hedef altında toplar.
Böyle bir planın ilk muhatabı dış dünya değil, Türk toplumudur.
Halk ilişki ve ağ örüntüsünün nasıl bir desen ortaya çıkaracağını bilmeyi hak ettiği kadar ülkenin ve "kendinin" ne kazanacağını bilmeyi hak eder. Mesela yeni bir güzergâh hangi şehirlerde iş üretecek, hangi KOBİ'lere yeni pazarlar açacak, enerji ve gıda güvenliğine nasıl katkı sağlayacak, bölgesel eşitsizliği nasıl azaltacak, gençlere hangi yeni yetenek ve meslek alanlarını sunacak
Ulusal Jeoekonomik Plan yalnızca devletin güç belgesi değil, vatandaşla yaptığı refah sözleşmesi olmalıdır.
Planın ikinci muhatabı sermayedir.
Türkiye'nin hangi sektörleri stratejik kabul ettiği, hangi bölgelerde üretim kümeleri kuracağı, hangi koridorları finanse edeceği ve hangi teknolojilere uzun vadeli destek vereceği açık değilse sermaye kısa vadeli sinyallere göre davranır. Hele de böyle zamanlarda... Açıklanmış plan ise yatırımcıya teşvikten daha fazlasını, yani istikameti verir.
Üçüncü muhatap Türkiye'yle ilişki kuran veya Türkiye'ye karşı pozisyon alan ülkelerdir.

18