Türkiye Ay'a seyahati neden canlı yayında izleyememişti

Televizyonu 5 yıl geciktiren plancıdan Kemalist propagandacıya, PKK ideologundan ulusalcıya dönüşen Yalçın Küçük, fikri tutarlılığın mi yoksa çıkar değişiminin mi sembolü?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazı, DPT planlayıcılığından başlayarak 50 yıl boyunca farklı ideolojik pozisyonları benimsemiş Yalçın Küçük'ün yaşamını analiz ederek, Türk aydınlarının fikri akışkanlığı ve tarafgirlik sorununun altını çizmektedir. Yazar, Kemalizm karşıtlığından PKK'yla yakınlığına, ardından sert Kemalizm savunuculuğuna geçişin tutarsızlığını gözler önüne sererek, bu tür ideolojik dönüşümlerin bilimsel tutarlılıktan çok bireysel çıkarlar tarafından mı belirlendiğini sorgulamaktadır. Türk entelektüel hayatında niçin böyle bir "fikri pazarlamacılık" normalleşmiş ve kabul görmüştür?

Artemis-2 misyonu, 57 yıl önce Apollo 11'in rekorunu kırdı ve dünyadan en uzak noktaya gitti.

Attıkları her adım canlı olarak izlenebiliyor.

57 yıl önce 20 Temmuz 1969 günü Neil Armstrong'un Ay'a ilk adımı attığı anları dünyada milyonlarca insan televizyonlarının başında canlı olarak izlemişti.

Pek çoğu da renkli olarak.

Ama o şanslı dünyalılar arasında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları yoktu.

Çünkü o sırada Türkiye'de sadece Ankara Televizyonu vardı.

O da 31 Ocak 1968 günü test yayınlarına başlamış televizyon Ankara'nın yüzde 1'i tarafından izlenebilen bir protokol kanalından fazla bir şey değildi.

Halbuki 1940'ların ortalarından itibaren ABD ve Avrupa'da televizyonlar radyonun yerini çoktan almıştı. 50'lerde ABD'de kablolu televizyonlar bile yayındaydı. 1960'a gelindiğinde Avrupa'dan Afrika'ya dünyanın 63 ülkesinde televizyon yayını vardı.

Bu ülkeler arasında Türkiye'nin komşuları Yunanistan, Bulgaristan, Sovyetlere bağlı Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan. İran, Irak ve Suriye de vardı. Pakistan da bile televizyon yayınları Türkiye'den önce başlamıştı.

70'lerden itibaren bütün bu ülkelerde televizyon yayınları renklenmişti. Türkiye renkli televizyona da bütün Avrupa ülkeleri ve komşu ülkelerinden yıllar sonra ancak 1984 yılında geçebildi.

Peki, en son model cep telefonu bağımlısı bir Türkiye neden televizyonda bu kadar geç kalmıştı

Çünkü Ankara televizyonu tehlikeli ve gereksiz bir masraf olarak görmüştü.

Bu görüş Devlet Planlama Teşkilatı'nın 1963 yılında hazırlandığı Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı'na da yansımıştı.

Plan için hazırlanan Radyo Televizyon Özel İhtisas Komisyonu raporunda 1968'e kadar televizyona yatırım yapılması uygun bulunmamıştı.

DPT'nin gerekçeleri özetle şöyleydi; "Televizyon masraflı bir yatırım. O yüzden sadece varlıklı insanlar bundan istifade edebilir. Bu da televizyonun ondan beklenen kültür ve eğitim gibi fonksiyonları yerine getirmesine manidir. Çünkü böyle bir eğitimden faydalanması gereken insanlar dar gelir grubundadır. Boş yere televizyon ve verici ithal ederek döviz kaybına sebep verilmemelidir."

Bu kararın arkasındaki isimlerden biri de Birinci Beş Yıllık Kalkınma Raporu hazırlanırken DPT'nin Uzun Vadeli Planlar Dairesi Müdürü olan Yalçın Küçük'tü.

Yıllar sonra bunu "Ben Birinci Plan döneminde Türkiye'ye televizyonun gelmemesini yazdım. Çok büyük tartışmalar oldu. Elimden gelse idi hiç sokmazdım, bugün bile sokmam. Ve çok memnunum. Türkiye'ye televizyonun girişini beş yıl geciktirdim" diye gururla anlatmıştı.

Yıllar sonra eski Yalçın Küçük'ü bilmeyen yeni nesiller yeni versiyon Yalçın Küçük'ü özel televizyonlar sayesinde tanıdılar.

Halbuki Yalçın Küçük üniversite yıllarından beri meşhur biri oldu.

İlk kez gazetelere resmi 21 yaşında 1959'da Mülkiye öğrenciyken, Türkiye Milli Talebe Federasyonu'nunu ele geçirmeye çalışan DP'li öğrencilere direnen, üzerinden sustalı bir çakı çıktığı için gözaltına alınan bir öğrenci lideri olarak basıldı.

Boğazında kırmızı atkısı vardı.

1961'de yeni kurulan Devlet Planlama Teşkilatı'na sınavı kazanarak giren ilk dört uzman yardımcısından biriydi.

Uzun yıllar devletin beyni olan bu kurumda birinci ve ikinci kalkınma planlarının hazırlanmasında etkili olmuştu.

Ama İkinci Kalkınma Planı'nı hazırlayan kadroyu fazla liberal bularak DPT'den ayrıldı.

Ama Türkiye'nin kamu hayatında 50 yıl boyunca adından söz ettirdi.

Ama neredeyse birbirinden ayrı personalarla. Değişmeyen sadece kırmızı atkısı ve her yeni fikri savunurkenki büyük çoşkusuydu.

60'lardan 80'lere CHP- DPT- Yön dergisi, TİP, Ankara Belediyesi, Cumhuriyet, Kıbrıs gazisi gibi bir Ankaralı sol cumhuriyet aydını olarak ilerleyen kariyerinde 80'den sonra bir kırılma oldu.

Aydınlar Bildirisi, Ekin-Bilar gibi yapılanmalar, sosyalist dergiler, hizipler derken

Türkiye Üzerine Tezler, Aydın Üzerine Tezler ile statüko ve Kemalizm karşıtı bir çizgiye geçti.

O kadar ki 80'lerde ve 90'ların başında Kemalizm'le derdi olanlar Yalçın Küçük okurdu. En fazla da İslamcılar ve Kürtler.

1992'de çıkan "Emperyalist Türkiye" kitabında şu ve benzeri tespitler yüzünden Atatürk'e hakaretten hapse girmişti:

"Mustafa Kemal, 20'inci yüzyıl Türk politikacıları içinde en temkinlisi ve ufku en dar olanlardan birisidir."
"Türkiye'nin Mustafa Kemal Paşa'nın benimsediği, son derece müphem ve ne anlama geldiği her türlü yoruma açık Misak-ı Milli ideolojisinden kurtulmasının kolay olmadığını belirtmek istiyorum."

"Eğer bir kimse Mustafa Kemal'i sevecen gösterirse, bir başkasının filmini yapmış olur. Mustafa Kemal, çok vesveseli, kompleksi içinde yaşayan, sevgisiz bir insandır. Annesini sevmez. Annesinin cenazesine gitmiyor. Sevgisiz ve acımasızdır. Maliye Nazır'ı Mehmet Cavit'i astırdığı akşam, bir balo düzenlemeye dikkat ediyor. Sevgiyi bilmeyen, acımayı bilmeyen, kimseye güvenmeyen, herkesi kendine karşı komplo hazırlayıcısı olarak gören, bir aydınlanmacı despot olan Mustafa Kemal 'i hiçbir romancı ya da yönetmenin sevimli yapabileceğine ihtimal vermiyorum. En gerçekçi film, Müthiş İvan'ın başarısız bir kopyası olabilir."

Bu kadar sert bir Kemalizm eleştirisi yapmış birinin 20 yıl sonra Kemalizmin kırmızı kaşkolluhocası olarak bağra basılması Türkiye'deki fikri hayat ve tarafgirlik hakkında epey fikir veriyor.

1990'larda ise PKK'nın gayri-resmi aydınıydı.

Sık sık Öcalan'la görüşüyor, MED TV'de Öcalan'la ve tek başına programlara çıkıyor, örgüt gazetesinde yazıyordu.

Bugünlerde yeniden sosyal medyada dolaşan bir video kaydı 1992'de Bonn''daki bir PKK buluşmasında çekilmişti.

"Selam olsun Kürdistan dağlarına, selam olsun kardeşime. Dünyanın en büyük başı Kürt başı çünkü başkaldırıyor"

Ya da 1995'de Öcalan''ın da Şam''dan telefonla bağlandığı bir MEDTV yayınında yine kırmızı kaşkolluydu ama bu kez PKK'ya eylem taktikleri veriyordu:

"İki üç yıldır çok memnunum mücadeleci insanların en barışçıl çözümleri önermesinden çok memnunum. Bunlar sevindirici. Ancak siz de söylüyorsunuz...Ben insanı çok seviyorum. Çok yiğitçe eylemler yaptıkları. Kürt kızı kendisini bir daha patlatmaz.

Ama iyimser değilim böyle bir yumuşama, sözlerinize kesinlikle katılıyorum. PKK hareketini de inceliyorum. Sizin gibi sezgisi yüksek bir liderlik biz Türkler için de şans...Ama soruma geliyorum. Eğer bir yumuşama olmazsa. Kürt mücadelesinin yeni alanları nereler olur, Türkiye dağları mı olur, PKK''nin emekçi Türk halkına zarar vermemek için gösterdiği titizlikten çok memnunum. Türkiye dağları mı olur, şehirde başka türlü emekçi halka zarar vermeyecek ama büyük sonuçlar doğuracak eylemler mi olur.."