Kıbrıs Gazisi neden Yunanistan'da iyi biliniyordu

Yalçın Küçük'ün ölümü sonrası ortaya çıkan Kıbrıs gaziliği iddiası: derin devlet masalı mı, yoksa entelektüel vicdanın son çığlığı mı?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Köşe yazarı, sol entelektüel Yalçın Küçük'ün 1998'de Yunan gazeteciye verdiği ve Kıbrıs Harekatı'ndaki savaş suçlarını itiraf eden röportajı, 2009'da ortaya çıkan Kıbrıs gaziliği iddiasıyla çeliştiğini ortaya koymaktadır. Yazarın temel iddiası, Küçük'ün farklı dönemlerde farklı kimliklere bürünmüş olması ve toplumun kendine uygun bir Küçük versiyonu seçmesi olgusunun, Türk kutuplaşmasındaki "bizim adam"cılığın bir sembolü olduğudur. Ancak, bir subayın savaş suçlarını itiraf etmek için en riskli dönemi seçmesini, gerçek hesap sorma girişimi mi, yoksa ideolojik manevra mı olarak görmek gerekir?

Askeri manganın omuzladığı Türk bayrağına sarılı tabut orak çekiçli Komünist Partisi bayrakları arasından geçti.

Doğan Avcıoğlu'nun gerçekleşmeyen hayalleri gibiydi.

Kandil'in arkasından taziye yayınladığı ilk ve muhtemelen son TSK gazisi olan Yalçın Küçük'ün tüm hayatını özetleyen bir andı bu veda

Sonra devrimci sloganlar imamın sesiyle kesildi: "Nasıl bilirdiniz"

"İyi bilirdik" ama herkes kendi bildiği Yalçın Küçük'ü kastediyordu galiba

60'lar ve 70'lerin DPT kökenli, TİP'li Yalçın Küçük'ü, 80'lerin anti-Kemalist Yalçın Küçük'ü, 90'ların PKK ideoloğu Yalçın Küçük'ü ve 2000'lerin dönme avcısı, ulusalcı, Kemalist Ergenekon sanığı Yalçın Küçük'ü...

Fil gibi herkesin kendince tarif ettiği, favori bir Yalçın Küçük'ü var.

Bu bir entelektüel başarı mı, sosyal medyanın olmadığı zamanların da etkisiyle bir hafızasızlık mı yoksa Türkiye'deki kutuplaşmadaki "bizim adam"cılığın bir sonucu mu

Kıbrıs gaziliği ve askeri tören, kırmızı kaşkoldan daha renkli bu hayat hikayesinin sürpriz finaliydi.

Hiç bilmeyenler bunu Küçük'ün giderayak derin devletin adamı kimliğinin ifşası gibi gördü.

Halbuki Yalçın Küçük'ün Kıbrıs gaziliği 2009'da büyük bir tartışmayla ortaya çıkmıştı.

Kurtlar Vadisi ile tanınan tiyatrocu Atilla Olgaç, Kıbrıs Harekatı sırasında esir alınan 10 Rum'u öldürdüğünü söyleyiverince hakkında soruşturma açılmış, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı'na gelen Yalçın Küçük de soruşturmayı yürüten savcıya tanık olarak ifade vermişti.


Küçük, Olgaç ile birlikte Kıbrıs'ta bulunduğunu anlatarak, ''Atilla Olgaç'ın esir alınan Rumları öldürmesi mümkün değildir. Bu savaşta da Türk Ordusunun geleneklerinde de olmaz. Aynı rütbedeydik ancak bir yere beraber gittiğimizde komuta bende olurdu. Atilla'nın söylediklerinin olmasının imkanı yok. Atilla, hayatının her yerinde olduğu gibi tiyatro oynadı. Savaşı da tiyatro zannediyordu'' demiş, savcıya ve gazetecilere delil olarak da Kıbrıs anılarını kaleme aldığı kitabı göstermişti.

Yalçın Küçük, neden Kıbrıs söz konusu olduğunda bir anda ortaya çıkmıştı bilinmez.

Ama onun Kıbrıs Harekatı ile ilgili esas anı kitabı Yunanca olarak çıktı ve bugüne kadar da Türkçe'ye hiç çevrilmedi.

Ve o kitaptaki Kıbrıs hatıraları 2000'lerden sonra anlattığı Kıbrıs gaziliği kahramanlık hikayelerine hiç benzemiyordu.

Kitaba geçmeden önce 1990'lara geri dönmeliyiz.

Çünkü, 1993'de Atatürk üzerine eleştirel kitapları ve PKK'ya desteği yüzünden Türkiye'den ayrılıp Paris'te siyasi sığınmacı olarak yaşamaya başlayan başka bir Yalçın Küçük vardı.

Avrupa yıllarında MED TV'de Öcalan'ın Bekaa'dan ve Şam'dan telefonla bağlandığı programlarda, örgütün gazetelerinde, Avrupa'daki PKK mitinglerinde görülüyordu.

Sıkı bir Türkiye muhalifiydi.

Dört yıllık Paris sürgününden sonra Atatürk'e hakaret ve bölücülük suçlarından hakkında tutuklama kararları olan Türkiye'ye, Cumhuriyet'in 75'inci yılı için dönmeye karar vermişti.

Tam 75'inci yıldönümünde, 29 Ekim 1998 günü sınırdan geçmeye karar vermişti. Dönerse hapse gireceği kesindi.

Ama Paris'teki Fransızlardan ve evsahipliği yapan Kürt gruplardan pek memnun olmadığı için sürgün hayatını bitirmek istiyordu.

Türkiye'de Susurluk kazası sonra yaşanan derin devlet temizliği ve 28 Şubat sonrası yaşanan süreçten umutlanmış da olabilir.

Ama dönmeden önce bugünlerde pek kimsenin hatırlamadığı çok tartışılacak bir şey yaptı.

Bizzat katıldığı ikinci Kıbrıs Harekatı'ndaki tanıklıklarını bir Yunan gazeteciye anlatmaya karar verdi.

1998'de Paris'te Yalçın Küçük'le günlerce konuşan gazeteci Sofia Iordanidou'dan okuyalım:

"1998'de, Mega Channel'da İletişim Direktörlüğü görevimden ayrıldığım gün, Fransa'daki gazeteci bir arkadaşım beni aradı. Bana, Kıbrıs müdahalesinin ikinci aşamasına aktif olarak katılmış bir Türk aydın ve yazarla yakın ilişkisi olduğunu söyledi.

Paris'te sürgünde yaşayan Yalçın Küçük, Türkiye'ye dönüp yetkililere teslim olmaya karar vermişti. Yazdıkları nedeniyle sansürlenmiş ve mahkûm edilmişti. Teslim olmadan önce ise 1974'teki Kıbrıs müdahalesine dair deneyimlerini bir Yunan gazeteciye anlatmak istiyordu.

1998 Şubat'ında, Yalçın Küçük'ün yıllardır kendi isteğiyle sürgünde yaşadığı Paris'teki dairesindeydim ve onunla röportaj yapıyordum.

Bana Attila-2 (Kıbrıs Barış Harekatı'na Yunanlıların verdiği isim) sırasında Türk ordusunun işlediği suçlardan söz etti.

Röportaj birkaç gün sonra Yunan televizyonunda yayımlandı.

Yunanistan ile Kıbrıs'taki televizyonların ana haber bültenlerinde yayımlandı.

Bu, o zamana kadar bir Türk subayının ağzından gelen ilk güçlü tanıklıktı. Yalçın Küçük, müdahalenin korkunç anlarını anlatma cesaretini gösteren tek Türk subaydı.

Röportaj sırasında kayıp yakınlarından özür diledi ve yıllarca sakladığı, bir Kıbrıslı askere ait baş harfleri taşıyan bir yeleği aileye teslim etti.

Büyük yankı uyandırdı."

İlk kez Kıbrıs Harekatı'na katılan subayın gözyaşları içindeki itirafları Yunan ve Rum medyasında büyük bir yankı uyandırmıştı.

Tabii ki ertesi gün de Türk medyasında.

Hürriyet gazetesi, röportajı "Yalçın Küçük'ün büyük ihaneti" başlığıyla haberleştirdi:

"Kıbrıs Barış Harekâtı'na subay olarak katılan sol görüşlü yazar Yalçın Küçük, Rum Televizyonu'nda şov yaparak Türk askerlerini barbar gibi gösterdi. Röportaj boyunca sık sık ağlayan Küçük, önceki gece Rum Antenna Televizyonu'nda yayınlanan ''anılarında'' 1974'te emrindeki iki askerin özürlü bir Rum kadınını acımasızca öldürdüğünü iddia etti."

Ama Küçük, bu röportajla da yetinmedi.

Üç ay sonra, 10 Mayıs'ta, ANTENNA TV'nin davetlisi olarak Atina'ya gitti. Panteion Üniversitesi'nde Kıbrıs Harekatı anıları üzerine bir konferans verdi. Ardından Kıbrıs Üniversitesi'nde de konferans verdi.

Ardından da gazeteci Sofia Iordanidou, Yalçın Küçük'le olan nehir söyleşilerini "Dalga-Dalga: Bir Türk subayının İkinci İşgal hakkındaki tanıklığı" adlı bir kitap yaptı.

Kitabın adını Küçük ve Iordanidou Kıbrıs Harekatı, Türk radyolarından ilk duyurulurken spikerin kullandığı "Dalga dalga" sözünden esinlenerek birlikte seçmişti.

Kitapta anlatılanlar, röportajlardaki itiraflardan daha sert ve çarpıcıydı.

Onlara geçmeden Yalçın Küçük'ün 14 Ağustos 1974 günü başlayan İkinci Kıbrıs Harekatı'nda ne işi olduğuna kısaca bakalım.

Yalçın Küçük, 1973'de 35 yaşında, ünlü bir sol entelektüeldi. Demirel, Ecevit, Özal, Hikmet Çetin gibi isimleri DPT'deki görevinden bu yana tanıyordu.

1971'de Madanoğlu-Avcıoğlu cuntası soruşturmaları kapsamında ODTÜ'den ihraç edilmişti.

Hürriyet'e yazıları yazıyordu, 35 yaşındaydı ve askerliğini hala yapmamıştı.

Tam bugünlerde askere alındı, Topçu Okulu'na yedek subay olarak gönderdildi. Gazeteciliğe devam ediyordu. İktidarda CHP vardı. Evine yakın olsun diye Genelkurmay'a tayin edilmişti.

Kendi iddiasıyla komünist olarak fişlendiği için, pek hoşlaşmadığı Ecevit'in de göz yummasıyla motorize tümenine tayin edilmişti.

Tümen, İkinci Kıbrıs Harekatı'na gönderilmişti. Küçük'e göre

oraya özel olarak ölüme gönderilmişti:

"Benim tayin edildiğim tümenin gideceğine dair söylentiler kısa sürede doğrulandı. Savaşa gitmek istemiyordum. Ölmek istemiyordum. Kıbrıs'a sevk emri geldiğinde küçük bir çocuk gibi ağlıyordum. Kelimenin tam anlamıyla ne yapacağımı bilmiyordum. Nazım Hikmet'in yaptığı gibi gizlice ülkeden çıkıp Sovyetler Birliği'ne sığınabilirdim. Ya da Çerkes Ethem gibi Yunanistan'dan sığınma isteyebilirdim. Ama ne birini ne ötekini istedim. Üstelik halkım için savaşmak gibi bir görevim olduğunu hissediyordum. Ben harekâta gönüllü gitmedim. Askerliğimi yapıyordum ve firar etmek istemedim."

Ve artık Yalçın Küçük'ün Dalga Dalga adlı Yunanca kitaptaki Kıbrıs anılarına geçebiliriz.

Kitaptan sadece birkaç bölüm aktaralım:

"Sana bir kadının öldürülmesini anlatacağım; ömür boyu aklımdan silinmeyecek kadar vahşi bir eylemi. Kıbrıs'ın servi ve okaliptüs dolu köylerinden birinde, A... yüzbaşının emri altında, bir temizleme operasyonundaydık; artık adını hatırlamıyorum. Karşılıklı birkaç el ateş ediliyordu. Ben de ucunda küçük bir havuz bulunan, henüz olgunlaşmamış üzümlerle dolu bir bahçeye girdim. Bir salkım kopardım; ekşi tanelerini tadarken askerler evleri yağmalarken gidip bir banyo yapsam mı diye kararsızdım. Birden yakınımda silah sesleri duydum; Şefik ve Süleyman'ı, gururla bağırırken gördüm: 'Öldürdüm, öldürdüm komutanım.' Onları tanıyordum. Holigandılar. İşaret ettikleri yere doğru yaklaştım. Genç, tombul bir kadın yerde can çekişiyordu. Kolları arkadan bağlanmıştı, bacakları açıktı; arasından beyaz yoğun sıvılar ve kan akıyordu. Tabancalarının şarjörlerini vajinasına boşaltmışlardı. Ellerine ve ayaklarına baktım. Bana bedeninin geri kalanından daha küçük göründüler. Yere serilmiş, iç organlarının üzümü dışarı taşmış halde can verirken ona bakıyordum; açılmış yaralı cinsel organına yağ düğümleri yapışmıştı. Midem bulandı. Tiksinti kapladı beni. İğrenç bir ölüm ağına yakalanmış tarihöncesi bir memeli gibiydi. Üzümleri fırlatıp attım. Silahımı doğrultup yüzbaşının üstüne atıldım ve kestirip sordum: 'Bu kadın ne olacak' Sıcaktan şekli bozulmuş halde yer değiştiren cesetler geldi aklıma ve deliye döndüm. Parmağım tetikte, ona itiraz kaldırmaz bir tonla seslendim: 'Onlara onu gömmelerini emret, yoksa seni öldürürüm.' Korkunun gözlerini doldurduğunu gördüm. Bir mezar kazmalarını ve kadını içine atmalarını emretti. Kendimden geçmiş halde, silah zoruyla, onu kanlı battaniyelere sarıp ateşe vermelerini sağladım. Kefaret ateşi, çiçek yerine alevler; savaş cehenneminde bu yabancı kadına sunabileceğim tek şey buydu. Başkalarıyla birlikte kamyonlara binip oradan ayrılırken, histerik bir kahkaha beni sarstı. O anın ciddiyetine yakışmayan bir düşünce zihnime saplandı. Bana ne oldu da bıyıklı, silahlı bir Antigone kesilip bu sert ve gafil adamları şaşırttım Gördüğüm ilk gömülmemiş leş o değildi ki. Tarlalarda yüzlercesi yatıyordu. Yıllarca yeniden üzüm yiyemedim."

"Toplu infazlara gelince, bunlardan birine bizzat tanık oldum. Bir duvar hayal edin. Yeni kireçlenmiş bir duvar, öğlenin her gölgeyi yutan sert ışığı altında kör edici bir beyazlıkta. Duvarın önünde oraya buraya dağılmış, çoğu olgun yaşta, güneşten yanmış, koyu renkli kıyafetleri olan adamlar; uzaktan taşın lekesiz beyazlığı üzerinde devasa lekeler gibi görünüyorlardı. Cipteydim, oradan geçiyordum. Gördüğüm şeye, karşıdaki müfrezenin ne yapmaya hazır olduğunu anladığım şeye inanmıyormuşum gibi daha yakından bakmak için bir dakika durdum. Adamların arasında henüz bıyığı terlememiş bazı çocuklar seçtim.

Arabayı çalıştırdım ve uzaklaştım. Yaklaşık yüz elli metre sonra silah sesleri bana yetişti. Bölgeden kaçamadan. Bir kabus gibi tekrarlanarak. Dönüp bakmadım."