Antepli Kumandan Firdevs Ana

Bir milletin tarihini yalnızca cephede savaşan askerler belirlemez. Gaziantep'in kurtuluş mücadelesi, işte böylesine görünmeyen ama unutulmaması gereken kahramanlarla doludur. Bu kahramanlardan biri de Antepli Firdevs Anadır.

1870 yılında Gaziantep'in Şehreküstü semtinde dünyaya gelen Firdevs Ana, sıradan bir hayat sürerken tarih onu milletinin en zor günlerinde ön saflara çağırmıştır. Babası 93 Harbi gazilerinden Çolak Hacı Mehmet olan Firdevs Ana, çocukluğundan itibaren vatan sevgisinin ve fedakârlığın ne demek olduğunu öğrenerek yetişmiştir.

Antep Savunması, Türk milletinin işgale karşı gösterdiği en şanlı direnişlerden biridir. Silahın, cephanenin ve imkânların sınırlı olduğu bir dönemde Antepliler yalnızca düşman ordularıyla değil, açlıkla, yoklukla ve umutsuzlukla da mücadele etmişlerdir. Ancak tarih göstermiştir ki bir milletin inancı ve kararlılığı, en güçlü ordulardan bile daha büyük bir kuvvettir. İşte Firdevs Ana'nın adı da bu mücadele yıllarında unutulmaz kahramanlar arasına girmiştir...

Fransız işgal kuvvetlerinin şehri kuşattığı günlerde Ağa Camii kadınların ve çocukların sığındığı güvenli bir mekân hâline gelmişti. Bir gün şehirde yayılan asılsız bir haber ortalığı karıştırdı. "Fransızlar savunmayı yarmış, şehre girmiş!" söylentisi kısa sürede camide bulunan insanlar arasında büyük bir paniğe sebep oldu. Korkuya kapılan insanlar kaçışmaya hazırlanırken bir kadın kapıya dikildi. O kadın Firdevs Ana'ydı. Elinde yalnızca bir sopa vardı. Ancak onu güçlü kılan elindeki sopa değil kalbindeki iman ve vatan sevgisiydi. Gür sesiyle kalabalığa seslendi:

"Buradan çıkmak isteyenin kafasını kırarım! Siz böyle yaparsanız cephede savaşan erkeklerin maneviyatı bozulur. Yerlerinize oturun!" Bu sözler yalnızca bir uyarı değildi; bir milletin direniş ruhunun haykırışıydı. O gün panik sona erdi, insanlar yerlerine döndü ve cephede savaşanların gerisindeki manevî cephe çökmekten kurtuldu. O günden sonra Gaziantepliler ona "Kumandan Firdevs Ana" adını verdiler.

Uğur Utkan

ŞİİR

Ömür rüzgârı

Otuz iki yıldır

Ömür rüzgârı önünde,

Savruldum bir aşağı bir yukarı.

Yıllar saçlarımın rengini çaldı,

Zaman ellerimi nasırlaştırdı.

İnsanlar vardı köşebaşlarında,

Pusuya yatmış kurt gibi,

Sinsice bekleşiyordu.

Sokaklar tekinsiz,

Yüzler yorgun,