Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (388)

"İstik̆l̃âl̃ Âmentüsü"

Kâzım Karabekir Paşa, doğruyu söylemiyor, Resmî Temessül İdeol̃ojisi'nin (RESTİ'nin) hep yaptığı gibi, gencliği aldatmıya mı çalışıyordu Fakat, kitabları "best-seller" yapılan Dönme müellifler, "resmî" târihçiler ne kadar târihi tahrîf etmiye, ideol̃ojik hedeflerine uygun muhayyel bir târih inşâ etmiye, "Biz Cumhûriyeti böyle kurduk!" ikiyüzlülüğüyle sarıklı, başörtülü, kalpaklı Müslüman Milleti tahk̆îr etmiye çalışırlarsa çalışsınlar, İstik̆l̃âl̃ Har̃binin mahzâ İslâm gayretiyle, millî hamiyetle yapıldığı, kütübhâneler, arşivler dolusu vesîkaları ve nesilden nesle intikâl̃ eden hâtıralarıyle, binlerce şehîdi, milyonlarca mazl̃ûmuyle, Milletin en has evl̃âdının rûhundan fışkıran ve onun için de bütün Milleti tek yürekden, tek ağızdan haykırtan "İstik̆l̃âl̃ Âmentüsü"yle gün gibi ortada değil mi Hattâ, bu delîllerin hepsinden vazgeçsek, sâdece, I. TBMM'de tek tek bütün milletvekillerinin yaptığı şu yemîn dahi bu hak̆îkat̃i isbâta yetmez mi:

"Makâm-ı Hilâfet ve Saltanatın ve Vatanın ve Milletin istihl̃âs ve istik̆l̃âl̃inden başka bir gâye tâk̆îb etmiyeceğime Vallâhi!" ("İlk Meclis ve İlk Yeminler", Büyük Doğu, 31 Ekim 1947, yıl: II, cilt III, sayı: 70, s. 6, 23 Haziran 2012 tarihli Star gazetesinin tıpkı-basım ilâvesi)

"İki târih"

O hâlde, Honore de BALZAC, Les Illusions perdues – Boşa Çıkan Hayâl̃ler- romanında:

"İki çeşid târih vardır: Resmî târih, yânî mekteblerde okutulan yalancı, düzmece târih ve gizli târih, yânî hâdiselerin hak̆îk̆î sebeblerinin bulunduğu utanc verici târih... (Il y a deux histoires : l'histoire officielle, menteuse, qu'on enseigne... puis l'histoire secrete, ou sont les veritables causes des evenements, une histoire honteuse.) »

tesbîtinde bulunurken haklı mıydı

RESTİ'nin dışı ve içi

Ya RESTİ, bunca senedir koca bir milleti iğfâl̃ etmiye nasıl muvaffak olmaktadır

Yoksa, yine o ideol̃ojinin baş sözcülerinden ve "İstik̆l̃âl̃ Mahkemeleri" mezâliminin ilk isimlerinden Kılıç Ali birâderin şu rivâyetine inanmalı mıyız

"Bir gün toplanmış olan ve benim de dâhil bulunduğum bir Fırka Dîvânında, Îmâlât-ı Harbiye fabrikasında yapılan kadro dolayısıyle açıkta bırakılan amelelerin vazıyeti müzâkere mevzûu olurken, İsmet Paşa, ameleyi himâye eden Recep Peker merhûma kızarak:

'- Hâkimiyet-i milliye, efkâr-ı umûmiye sözleri bir lâfz-ı murâddan ve bir takım süslü kelimelerden ibârettir! Böyle birşey yoktur! Bütün dünyâda cârî ve mukadder olduğu gibi, mes'ele, okur-yazar denilen ekalliyetin, okuması-yazması olmıyan ekseriyeti idâre etmesidir! Ekalliyet denilen okur-yazarların da başlarına menfâat yularını geçirip Hazîne yemliğine bağladın mı, bütün idâre yoluna girer ve muntazam işler!'

dedi." (Kılıç Ali, Atatürk'ün Husûsiyetleri, İstanbul: Sel Yl., Atatürk Kütüphânesi: 2, 1955, ss. 54-55)

Sabiha Sertel'in -dolaylı olarak Kemalizmin içyüzünü ifşâ eden- üç makâlesi

Kafa kurcalıyan ve kolay kolay cevâbı verilemiyen, verilebilse de yazılamıyan bütün bu suâl̃ler bir tarafa, "milliyetcilik", "Türkcülük" kisvesi altında Türklere Avrupaî Materyalizmi benimsetip onları Avrupa'ya temessül ettirme stratejisinin sarîh bir ifâdesini, Sabataî Cemâatinin en îtibârlı ve yakın devir fikir, matbûat, siyâset hayâtımızın da en nüfûzlu, en müessir sîmâlarından biri olan Sabîha Sertel'in (1895-1968) 1920'lerde kaleme aldığı üç makâlede buluyoruz. Doç. Dr. Yıldız Sertel'in annesi hakkındaki kitabında dilleri bozulmamış olarak aynen yer alan ve muhtevâlarından mâadâ, hem onları kaleme alanın hüviyeti, hem de neşredildikleri devir sebebiyle husûsî bir ehemmiyet arzeden bu üç makâle şunlardır:

- "Garp Medeniyeti Şark Medeniyetini Niçin Yendi" (Şubat 1926);

- "Şark'la Olan Son Râbıtamızı da Kestik" (Eyl̃ûl̃ 1928);

- "Biz Neye İnanırız" (Kasım 1926).

Sabiha Sertel'in birinci makâlesi: "Gar̃b Medeniyeti Şark Medeniyetini Nîçin Yendi"

Sabiha Sertel'in "Garp Medeniyeti Şark Medeniyetini Niçin Yendi" başlıklı makâlesi, Sevimli Ay mecmûasının Şubat 1926 târîhli 3. cild ve 12. sayısında intişâr etmiştir. Fakat, makâlesinde, en azından kızının naklettiği kadarıyle, bu başlıktaki sorunun açık cevâbı yoktur. Makâle, okurlarına, Gar̃b Medeniyetini benimsemenin bir zarûret olduğunu telk̆în etmektedir.

"Asırlardan beri Şark medeniyetleriyle Garp medeniyetleri arasında cereyân eden mücâdele, nihâyet Garp medeniyetinin kaahir galebesiyle netîcelenmiştir. Şark medeniyetine sarılıp kalan Asya milletleri birer birer Garp medeniyetinin esîri olmaya mahkûm olmuşlardır. Mısırlılar, Hindliler, Çinliler, hülâsa bütün Asya, hatta Afrika'da yaşıyan Şark medeniyetleri Garp medeniyetinin müthiş seli içinde boğulup kalmışlar, yâhûd Garp medeniyetini aynen kabûle mecbûr olmuşlardır. Yalnız Japonlar bu sonuncu şıkkı tercîh ederek kurtulmuşlardır. Fakat Şark medeniyetine bağlı kalmakta ısrâr eden dîğer Asya milletleri tedrîcen ve zamân zamân Garp medeniyetinin hücûmlarına mukavemet edemeyip onun esâreti altına girmekten kendilerini kurtaramamışlardır.

"Nihâyet Türk milleti de, Japonlar gibi, Garp medeniyetinin savleti karşısında, onu aynen kabûlden başka çâre bulamadı. Garp medeniyetini kabûl etmemek, dîğer Asya milletlerinin uğradığı fecî âkıbete uğramayı kabûl etmek demekti. Zamânın bu müdhiş hükmünden kurtulmak için Garp medeniyetini kabûl mecbûriyeti vardı. Şimdi yapmakta olduğumuz inkılâb, Şark medeniyeti zümresinden çıkıp Garp medeniyeti zümresine dâhil olmaktan ibârettir. Asırlarca merbût olduğumuz bir medeniyet zümresinden ayrılmak ve büsbütün yeni bir medeniyet kabûl etmek kolay bir şey değildir. Fakat hayât bize bu mecbûriyeti tahmîl etmiştir. Tevlîd edebileceği bütün sarsıntılara rağmen yeni medeniyeti kabûlde ıztırâr vardır." (Yıldız Sertel, Annem Sabiha Sertel Kimdi, Neler Yazdı, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1995, 2. baskı -1. baskı: 1994-, ss. 134-135'den naklen)

(Yıldız Sertel, Annem Sabiha Sertel Kimdi, Neler Yazdı, İstanbul: Yapı Kredi Yl., 1995, s. 239)