Geçtiğimiz hafta biri dekolonyalizmle (sömürgesizleşme) ilgili diğeri belki aynı konunun bir başka veçhesi olarak oksidentalizm (Batıbilimi) ile ilgili iki ayrı konferansa dair izlenimlerimi aktardım. İki konferans dolayısıyla bu iki yazının arka arkaya gelmiş olması aslında tam bir tevafuk. Birbirini tamamlayan konular çünkü. Bu konulara olan ilgimiz elbette her zaman baki, ne de olsa bugün genelde İslam dünyasının özelde Türkiye'nin içinde bulunduğu durumun bir boyutu kolonyalizmle ilgili.
Bu konuda ne kadar mesafe katedilmiş olursa olsun, bu öyle kolay defedilecek bir bela değil. Bundan kurtulmaya çalışmak ise Müslümanlar için salt entelektüel veya akademik bir lüks değil bir varoluş meselesi. Kendimizi bildik bileli bu konular bizim için hayati meseleler. Kendimizi nasıl bildiğimiz ve gördüğümüz, I. Dünya savaşından sonra bütün İslam dünyasının maruz kaldığı sömürge durumu ve ondan kurtuluş mücadelesi. Bu, basitçe herhangi bir ülkenin kendi iç tarihiyle tüketilecek, o tarih içinde araçsallaşıp kuşatılacak bir mevzu değil. Müslümanların en temel durumu. Uzaktan bakıldığında böyle mi görülüyor bilemiyoruz, ama bunu böyle görenlerin biraz samimiyeti varsa biraz daha yaklaşmalarını öneririz.
Geçtiğimiz günlerde Birikim'in internet sitesinde Tunahan Yıldız imzasıyla yayınlanan bir yazı sayesinde İslamcıların sömürgesizleşme literatürüne olan ilgisi hakkında belli bir kesimde birikmiş epey bir ağrısının varlığına muttali olduk. Doğrusu bunu hiç bilmiyor ve fark etmiyor değildik ama bunun etrafında bu kadar çok lafın birikmiş olduğunu, Yıldız'ın atıf yaptığı yazılar sayesinde fark ettim diyelim.
Yazıların toplamından, sanki dekolonyalizm teorisi veya söylemi Müslümanların bugünkü durumundan çok önce ortaya çıkmış da İslamcılar bu söylemi kendi iktidarları için "araçsallaştırarak" sarılmış gibi neresinden bakarsanız tuhaf gelen bir yaklaşım öne çıkıyor.
Bu yaklaşıma karşı ilk not edilmesi gereken nokta dekolonyalizm teorileri veya akademik söylemlerinin Müslümanların sömürgeleşme gerçeğinden ve buna karşı dünyanın her yanında verrdikleri sayısız mücadele hareketlerinden çok sonra oluşmuş olması. Buna mukabil Müslümanların kolonyalizmle ilgili hoşnutsuzluklarının, meselelerinin çok daha eski ve köklü olduğunu bilmeyenlerin dekolonyalizm ilgilerinin de giderek bir kolonyal avuntuya dönüştüğü bizim burdan çok net görünüyor.
Yıldız'ın yazısını ve atıf yaptığı bazı yazıları okurken zaman zaman kendinizi akademik bir makale değil de, adeta "Dekolonyalizmle Mücadele Şube Müdürlüğü"nün hazırladığı titiz bir istihbarat raporunu okuyor gibi hissediyorsunuz. Kim hangi tarihte Said okumuş, kim Fanon çevirmiş, kim hangi kavramı hangi yazıda kullanmış, bilahare bugün hangi kuruma gelmiş... Büyük bir dikkat, büyük bir hassasiyet. Ama sanki İslamcıların dekolonyalizmle ilgileri kendi gerçekleriyle ilgisizmiş gibi ve sanki eşit rakipleriyle iktidara yürürken kullandıkları veya daha teknik tabirle sadece "araçsallaştırdıkları" mevzulardan bir mevzuymuş gibi.
Tabi burada daha ironik olan şey Postkolonyal teori söz konusu olduğunda Batılı akademisyenlerin veya Türkiye'de bu teoriye ilgi duyan sol kesimin yaptığı her şey "eleştirel teori", Müslümanların yaptığı şeyin ise birden "araçsallaştırma" oluvermesi. Fanon devrim çağrısı yaptığında entelektüel cesaret, Said Filistin için konuştuğunda kamusal teori, Latin Amerikalılar epistemik sömürgecilik dediğinde dekolonyal bilinç... Ama sıra Türkiye'de muhafazakârların veya İslamcıların aynı teorileri kendi tarihsel deneyimleriyle ilişkilendirmesine gelince birden ortamda hafif bir panik havası oluşuyor: "Bir dakika, siz bunları nasıl kullanırsınız"
Burada alarm zilini kastıran duyar çok açık tabi: Sorun teorinin "kullanılması" veya yanlış kullanılması değil, teoriyi kimin "kullanıyor" olduğu. Her durumda teoriyle ilişki bir "kullanma" ilişkisidir çünkü.
Sadece bu bakış bile temellük edilmiş bir "eleştirelliğin" nasıl bir kullanım meselesi olduğunu açığa vuruyor aslında. Oysa Müslümanlar şu veya bu teoriyi kullanma ihtiyacı duyuyor mu gerçekten Koca bir İslam dünyasının1918 yılından itibaren maruz kalmış olduğu sömürge meselesi sadece entelektüel, akademik bir ilgi veya tapulu bir "mülk" meselesi midir Müslümanlar için varoluş ve doğrudan "işgal" meselesi olan şey bugün Türkiye'de eleştirellik üzerinde bir kadastro oluşturmaya çalışan bazı çevreler için keyfe-keder bir entelektüel mesele olabilir ama Müslümanlar için gerçek bir meseledir. Bunu bilmiyor olmaları da onların meselesi olsun.
Tabi Müslümanların bir varoluş meselesi olarak hissettikleri ve 120 yıldır yaşadıkları şeye karşı hissedilen şey teorik bir eleştiriden çok, kültürel bir şaşkınlık ve sınıfsal bir huzursuzluk. Hani eskiden çevreden merkeze doğru konuşması beklenen insanlar vardı ya... Onların birdenbire Heidegger, Said, Fanon, Asad, Mignolo konuşmaya başlaması bazı çevrelerde hâlâ hafif bir "sonradan görmelik" hissi uyandırıyor. Mücahit Bilici'nin "dost-Kemalist iğrenti" dediği şey tam da burada devreye giriyor galiba. Yani problem yalnızca postkolonyal teori değil; o teorinin artık başörtülü, muhafazakâr, Anadolu kökenli veya İslamcı bir entelektüel dilin parçası haline gelmesi.
Oysa burada gözden kaçırılan çok temel bir şey var: Postkolonyalizm Müslümanlar için hiçbir zaman sadece akademik bir uğraş olmadı.
Bu insanlar Said'i bir seminer modası olduğu için okumadılar. Fanon'u doktora jürilerinde hava atmak için keşfetmediler. Esasen Said'in dediğinden fazlasını Mehmet Akif Ersoy veya Mevlana ebu'l Kelam Azad veya Mevdudi söyledi zaten. Fanon'un söylediğinden çok daha fazlasını ve çok daha ilerisini ve etkilisini de Seyyid Kutup ve Ali Şeriati söyledi. Tabi orada zaten mündemiç olan bir Modernleşme sürecinde bizzat aşağılanmış, "geri", "irticai", "medenileştirilmesi gereken unsur" muamelesi görmüş toplumsal kesimlerin çocukları olarak bu literatürde kendi yaşadıkları tecrübeye dair bir kavramsallaştırma da buldular.

10