Sekülerleşme teorisinin krizi ve yeni arayışlar

Modern dünyanın kendisini anlamlandırmak için başvurduğu en güçlü anlatılardan biri sekülerleşme anlatısıdır.

Uzun süre boyunca modernleşmenin zorunlu olarak sekülerleşmeyi doğurduğu, ekonomik kalkınmanın, şehirleşmenin, eğitim seviyesinin yükselmesinin ve bilimsel bilginin yaygınlaşmasının dinin toplumsal hayattaki etkisini kaçınılmaz biçimde azaltacağı düşünüldü. Bu düşünce yalnızca bir akademik teori değil, aynı zamanda modern dünyanın kendi kendisi hakkındaki inancıydı, anlatısıydı.

Sekülerleşme teorisi modern dünya için bu anlamda bir açıklamadan çok bir beklentiyi, hatta bir müjdeci kehaneti ifade ediyordu.

Oysa son yarım yüzyılda yaşanan gelişmeler bu büyük anlatının temel varsayımlarını ciddi biçimde sarstı. Dinin modern dünyadan çekilmesi beklenirken dünyanın birçok yerinde din yeniden kamusal hayata döndü.

Üstelik bu dönüş yalnızca İslam dünyasında değil, ABD'de, Hindistan'da, Latin Amerika'da, İsrail'de ve hatta Avrupa'nın kendi içinde de farklı biçimlerde gerçekleşti. Böylece sekülerleşme teorisinin en temel varsayımı olan "modernleşme arttıkça din azalır" önermesi giderek daha fazla sorgulanmaya başlandı.

Bugün artık sosyal bilimlerde yaşanan en önemli gelişmelerden biri, modernlik ile sekülerlik arasında kurulan zorunlu ilişkinin çözülmüş olmasıdır. Bir zamanlar sekülerleşme teorisinin en güçlü savunucularından olan bazı sosyal bilimciler modern dünyanın aslında sanıldığından çok daha karmaşık bir ilişki ağı içerisinde geliştiğini göstermiştir.

Bu eleştiriler aslında bir yandan da dünyada sekülerleşme teorilerinin açıklayamadığı gelişmelerin ufkunda bir açıklama ihtiyacından da doğuyor. Bugün daha açık biçimde görebiliyoruz ki modern dünya dinin tasfiye edildiği bir dünya değil, farklı dinsel ve seküler varoluş biçimlerinin yan yana yaşadığı post-seküler bir dünyadır.

Bizim de yıllardır savunduğumuz gibi mesele din ile sekülerlik arasında nihai bir galibiyet mücadelesi değildir. Asıl mesele, modern hayatın bütün karmaşıklığı içinde insanın anlam arayışını, özgürlük talebini, ahlaki sorumluluğunu ve toplumsal dayanışmasını hangi zeminde yeniden kurabileceğidir. Bu yüzden sekülerleşme meselesini yalnızca Batı'nın tarihsel tecrübesine ait bir sorun olarak değil, insanın kendisiyle, dünyayla ve aşkınlıkla kurduğu ilişkinin sürekli yeniden üretilen bir boyutu olarak değerlendirmek gerektiğini düşünmeye devam ediyoruz.

Tabii sekülerleşmeyi tarihselleştirdiğimizde karşımıza çıkan en önemli boyutlarından birisi de onun bilhassa İslam dünyasındaki gelişiminin idealleştirilen haliyle bile hiç de modernleşmenin bir sonucu olmadığıdır. Daha önemlisi, İslam dünyasında sekülerleşme ile sömürgeleşme tarihi birbiriyle yakından irtibatlıdır.

Gündelik hayatın dünyevileşmesi meselesi elbette sekülerleşmenin önemli bir yanını oluşturur ve bu zannedildiği gibi sadece modern zamanlarda değil, her zaman önemli bir konu olmuştur.

Modern zamanlarda gündelik hayatın sekülerleşmesi aynı ortamda dini hareketlerin de gelişimine engel olamamıştır. Dindarlık ve sekülerliğin aynı anda toplumun farklı kesimlerinde beraber var olabildiği örnekler modern dönemde de her zaman var olmuştur. Ancak sekülerliğin bir siyaset ve yaşam biçimi olarak insanlara dayatılması İslam dünyasının sömürgeleş-tirilmesinin ve İslam dünyasında din ve devlet işlerinin ayrışmasının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

Burada sekülerliğin tarihselliğinin çağımıza ve toplumlarımıza ait bir başka boyutu da ayırt edilmelidir. Batı'da laiklik Avrupa'daki uzun dini çatışmaların bir sonucu olarak ve onlar için bir çözüm olarak ortaya çıktığı halde İslam dünyasına sunulan laiklik modeli Avrupa'nın İslam dünyası için tasarladığı ve dayattığı bir model olarak gelişmiştir. Bu dayatmalar bir başka yan anlatıyla sürekli desteklenmeye çalışılmıştır. O da sekülerleşmenin veya laikliğin Batı'daki bir tecrübeye referansla her zaman din barışına daha fazla hizmet ettiğidir. Oysa İslam dünyasında laiklik Avrupa'nın Ortaçağındaki bağnaz dinciliklerden daha az olmayan bir ideolojik tercihe dönüşmüştür.