ABD ve İsrail'in İran'a karşı başlattıkları ve alanı giderek yayılan savaş, yalnızca cephe hatlarını değil, devletlerin iç yapısını, karar alma mekanizmalarını ve ideolojik yönelimlerini de dönüştürüyor. Bu dönüşümün en çarpıcı örneği bugün ABD ve İran'da yaşanıyor. ABD'de nelere yol açtığını görmek için belki birkaç ay sonraki ara seçimlerin sonuçlarını beklemeliyiz.
ABD'DE KAZANLAR KİMİN İÇİN KAYNIYOR
Trump savaşa en arkaik güdülerle kazanılacak ganimetler açısından bakıyor. Petrole çökmekten, ABD'ye en vahşi en ilkel savaş kazanımlarından söz ediyor. Ama kayıp asıl kendi saflarında oluyor. Şimdiden ABD iç siyasetinde kazanlar kaynıyor. Bu kazanlarda kim haşlanacak, nasıl bir ABD siyaseti çıkacak ve ABD'yi dünya dengeleri içinde nereye oturtacak, her türlü gelişmeye açık bir dinamik var karşımıza.
İran'da ise suikastlar, liderlik değişimleri, artan askerî baskı ve uluslararası kuşatma, İran'ı yalnızca dışarıda değil, içeride de yeniden şekillendiriyor. Savaşın başında lider değişiminin birkaç saatte Venezuela'da olduğu gibi İran'ın teslimiyetine yol açacağı hesaplanmıştı. Nasılsa hazır, ayağa kalkmış ve ABD uçaklarını selamlayacak hazır bir muhalif halk da vardı.
BEYAZ SARAY VE TEL AVİV'DEKİ HESAPLAR TAHRAN'A UYMADI
Birkaç kademeli suikast saldırılarının neticesinde İran'ın neredeyse birinci ve ikinci lider kadrosu bütünüyle tasfiye edildi. Eşi benzeri görülmemiş bir savaş biçimi bu. Ama tasfiye edilen, görüşülemeyen, uzlaşılamayan eski radikal kadrolardan sonra gelenler daha ılımlı olmak bir yana çok daha radikal bir çizgiye sahip çıktı. Niyet ve istikamet düzeyinde çok daha radikal bir kadro ile karşı karşıya İran'la ilişkisi olan herkes. Ancak yine de süreçte ortaya çıkan tablo paradoksal: İran bir yandan radikalleşiyor, diğer yandan kapasite kaybediyor. Bu ikili durum, hem savaşın seyrini hem de bölgesel politikaların geleceğini doğrudan etkiliyor.
İran'daki son gelişmeler, özellikle lider kadroların hedef alınması ve üst düzey isimlerin ortadan kaldırılmasıyla birlikte, sistem içinde ciddi bir yeniden yapılanmayı zorunlu kıldı. Bu tür durumlarda tarihsel olarak gözlemlenen eğilim burada da kendini gösterdi: yerine gelenler daha temkinli değil, daha sert oldu. Zira savaş koşulları, uzlaşma arayışlarını değil, güvenlikçi refleksleri besler. İran'da da "dini itidal" olarak tanımlanan çizginin geri çekildiği, buna karşılık Devrim Muhafızları merkezli askerî-bürokratik yapının belirleyiciliğinin arttığı görülüyor.
İRAN PARADOKSU: RADİKALLEŞME GÜÇLENME ANLAMINA GELMİYOR
Ancak bu radikalleşme, her zaman güç artışı anlamına gelmiyor. Aksine, İran'ın savaş kapasitesinde belirgin bir aşınma söz konusu. Özellikle dış operasyon kabiliyetinin önemli unsurlarını oluşturan kadroların kaybı, koordinasyon sorunları ve lojistik zorluklar, İran'ın sahadaki etkinliğini sınırlıyor. Vekil güçler üzerinden yürütülen stratejinin sürdürülebilirliği de bu bağlamda tartışmalı hâle geliyor. Yani İran'ın elindeki araçlar sertleşiyor, fakat bu araçları etkin kullanma kapasitesi zayıflıyor.
Bu durum savaşın seyrine doğrudan yansıyor. Daha radikal bir liderlik, geri adım atmayı zorlaştırır; ancak kapasite kaybı, bu radikalizmin sonuç üretmesini engeller. Böylece ortaya yüksek retorik-sınırlı etki dengesi çıkar. İran'ın söylem düzeyinde sertleşmesi ile sahadaki sınırlılıkları arasındaki fark, çatışmayı uzatan ama kesin sonuç üretmeyen bir dinamiğe yol açıyor.
ABD PARADOKSU: ÖNGÖRÜLEMEZ DÜŞMAN KAZANMAK
Bu tablo, ABD'nin savaştan beklentileri açısından da kritik bir anlam taşıyor. Washington'un temel hedeflerinden biri, İran'ı ya müzakere masasına zorlamak ya da bölgesel etkisini sınırlandırmaktı. Mevcut gelişmeler bu hedeflerin bir kısmına kısmen hizmet ediyor gibi görünse de, tablo o kadar da net değil.
Bir yandan İran'ın kapasite kaybı ve iç baskı altında kalması, ABD'nin stratejik hedefleriyle örtüşüyor. Ancak diğer yandan sistemin daha radikal bir çizgiye kayması, müzakere ihtimalini zayıflatıyor. Bu da ABD açısından klasik bir ikilem doğuruyor: zayıflatılan bir İran, aynı zamanda daha öngörülemez bir İran hâline geliyor. Bu nedenle savaş, Washington'un beklediği gibi hızlı bir "davranış değişikliği" üretmek yerine, daha karmaşık ve uzun vadeli bir istikrarsızlık doğuruyor.
İran'ın bölgesel politikaları da bu çerçevede yeniden şekilleniyor. Önceki dönemde ideolojik ve stratejik derinlik üzerinden kurulan nüfuz alanı, artık daha çok savunma refleksine dayalı bir yapıya dönüşüyor. Bu, İran'ın bölgedeki etkisinin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez; ancak bu etkinin niteliği değişiyor. Daha önce genişleme ve etki kurma üzerine kurulu olan politika, giderek koruma ve tutunma eksenine kayıyor.
Bu noktada İran'ın kullandığı söylem de ayrıca önem kazanıyor. İran, kendisini hâlâ "direniş ekseni"nin merkezi olarak sunuyor. Ancak bu söylem, özellikle Arap-İslam dünyasında inandırıcılığı neredeyse tamamen yitip gitmiş bir konu. Bunun da tarihi güncel değil, İran'ın Arap Baharı sürecinde oynadığı role kadar gidiyor.

3