ABD-İsrail'in İran'a saldırmasıyla başlayan ve bir diziye dönüşen savaşın her bölümünün ardından tekrarlayan soruya dönüyoruz: Kim kazandı, kim kaybetti
İran'ın ateşkese rağmen Lübnan'a saldırılarına devam eden İsrail'e karşı sürpriz görülen saldırılarıyla başlayan son bölümün ardından bu soruya tekrar dönüyoruz.
Savaşın başlangıcında ilan edilen hedeflere bakıldığında aslında sorunun cevabı o kadar da zor görünmüyor. Çünkü savaşların sonucu, tarafların ne kadar yıkım ürettiğine değil, ilan ettikleri hedeflere ne ölçüde ulaştıklarına bakılarak değerlendirilir.İsrail ve ABD bu savaşa girerken hedeflerini açıkça ortaya koymuşlardı. İran'ın nükleer kapasitesi yok edilecek, füze ve İHA altyapısı çökertilecek, İran'ın bölgesel etkisi kırılacak ve nihayet rejim değişikliğine giden yol açılacaktı. Netanyahu açısından bütün bunların ötesinde çok daha eski bir hayal vardı: Otuz yılı aşkın süredir savunduğu İran'ı Amerikan askeri gücüyle doğrudan karşı karşıya getirme stratejisini nihayet hayata geçirmek.Bugün geriye dönüp baktığımızda ise ortada tuhaf bir tablo görüyoruz. İran ağır yaralar aldı. Askerî tesisleri vuruldu, altyapısı zarar gördü, ekonomisi yeni yüklerle karşı karşıya kaldı. Ancak bütün bunlara rağmen ne rejim çöktü, ne devlet dağıldı ne de İran'ın bölgesel denklemdeki ağırlığı ortadan kalktı.Daha önemlisi, savaşın ilk günlerinde Batı medyasında sıkça dillendirilen "İran halkı ayaklanacak" beklentisi de gerçekleşmedi. Tam tersine, dış saldırının yarattığı atmosfer İran toplumunda beklenmedik ölçüde bir dayanışma ve millî refleks doğurdu. Bu durum yalnızca İran'ın değil, son yirmi yılda dış müdahalelerle rejim değiştirme projelerinin tamamının yaşadığı ortak kaderi hatırlatıyor. Irak'ta olmadı. Suriye'de olmadı. Venezuela'da olmadı. İran'da da olmadı.
Fakat savaşın asıl dikkat çekici sonucu başka bir yerde ortaya çıktı. Bu savaşın sonunda en zor durumda kalan tarafın İran değil, İsrail olması ihtimali giderek daha fazla konuşuluyor.İlk bakışta bu iddia şaşırtıcı gelebilir. Çünkü savaşın en büyük askerî ve teknolojik üstünlüğü İsrail ve Amerika tarafında. Ancak modern savaşlar artık yalnızca tankların, uçakların ve bombaların savaşı değil; aynı zamanda meşruiyetin, algının ve sürdürülebilirliğin savaşıdır.İsrail son iki yılda Gazze'de, Lübnan'da, Suriye'de ve nihayet İran cephesinde sürekli genişleyen bir savaş stratejisi izledi. Fakat bu stratejinin en büyük sorunu, savaşın sürekli genişlemesine rağmen siyasî hedeflerin giderek belirsizleşmesidir.
Gazze'de Hamas ortadan kaldırılamadı. Lübnan'da Hizbullah tamamen tasfiye edilemedi. İran'da rejim değişmedi. Buna karşılık İsrail'in uluslararası meşruiyeti tarihte görülmemiş ölçüde aşındı.Bir zamanlar Batı dünyasında tartışılmaz kabul edilen İsrail anlatısı bugün özellikle genç kuşaklar arasında ciddi bir sorgulamayla karşı karşıya bulunuyor. Amerika'da üniversitelerden medya kuruluşlarına kadar geniş bir alanda İsrail politikalarına yönelik eleştiriler artık marjinal değil ana akım hale gelmeye başladı.
Aslında Netanyahu ile Trump arasındaki son gerilimin arkasında da bu gerçek yatıyor.Netanyahu hâlâ savaşın genişletilmesinin İsrail'e stratejik üstünlük sağlayacağını düşünüyor. Oysa Trump'ın önündeki gündem çok farklı. Hürmüz Boğazı krizi, yükselen enerji fiyatları, yaklaşan ara seçimler, Amerikan ekonomisinin kırılganlığı ve kamuoyunda artan savaş yorgunluğu Washington'u yeni bir savaş macerasından uzaklaştırıyor.
Trump'ın son aylarda izlediği zikzaklı politikanın arkasında da bu ikilem bulunuyor. Bir taraftan İsrail'i desteklemek zorunda hissediyor; diğer taraftan Netanyahu'nun peşinden sürüklenerek sonu belirsiz bir bölgesel savaşa girmek istemiyor. Bu nedenle son dönemde ortaya çıkan tabloyu bir ateşkesten çok, savaş ile müzakere arasında gidip gelen bir ara dönem olarak okumak daha doğru olacaktır.
Aslında bugün yaşananların en önemli sonucu, Ortadoğu'da güç dengelerinin yeniden tanımlanıyor olmasıdır. İran bütün eksiklerine ve ağır maliyetlerine rağmen bölgesel denklemden çıkarılamayacağını göstermiştir. İsrail askerî üstünlüğünün siyasî sonuç üretmeye her zaman yetmediğini görmüştür. Amerika ise mutlak güç görüntüsünün artık eskisi kadar ikna edici olmadığını fark etmektedir.
Bu savaş aynı zamanda yeni bir çağın habercisidir. Artık hiçbir aktör tek başına bölgeyi şekillendirebilecek kapasiteye sahip değildir. Ne Amerika eski Amerika'dır, ne İsrail eski İsrail'dir ne de İran eski İran'dır. Bu yüzden önümüzdeki dönemin asıl sorusu savaşın yeniden başlayıp başlamayacağı değildir.Asıl soru şudur: Netanyahu'nun sürekli savaş üzerine kurduğu strateji mi galip gelecek, yoksa Washington'ın giderek daha fazla ihtiyaç duyduğu kontrollü uzlaşma siyaseti mi Bugünkü işaretler ikinci ihtimalin güçlendiğini gösteriyor.Doğrusu savaşların da bir mantığı vardır. Savaş, ilan edilen hedefleri gerçekleştirmeyi bırakıp onları imkânsız hale getirmeye başladığında artık stratejik bir araç olmaktan çıkar ve bir bağımlılığa dönüşür. İsrail'in bu bağımlılığa teolojik saplantılı gerekçeleri olduğu malum, ama onun bile reel alemde dayandığı bir sınır var. İsrail adım adım o teolojik hedeflere gidiyor olduğunu düşünüyor olabilir ama koşarak gittiği o hedef aslında kendi sonudur. Bunu anlamak için gerçekler karşısında bir duvar veya uçurum gibi görünmeye başlıyor.
Gazze'den Lübnan'a, Lübnan'dan İran'a uzanan savaş zinciri İsrail'e güvenlik üretmek yerine onu sürekli yeni cepheler açmaya mecbur bırakıyor. Bu nedenle savaşın sonunda ortaya çıkan en çarpıcı gerçek, İran'ın ayakta kalmış olması değil, İsrail'in artık savaşarak çözemeyeceği sorunlarla yüzleşmek zorunda kalmasıdır.İMAMOĞLU'NDAN BİR GANNUŞİ ÇIKARMA ISRARI VE BİR ÇARESİZLİĞİN ANATOMİSİAhmet Taşgetiren İmamoğlu ile Gannuşi'yi aynı cümle içinde telaffuz etmeye devam etmiş.
15