Türkiye'de din ile toplum arasındaki ilişkiyi anlamak isteyen herkesin dönüp bakması gereken en canlı alanlardan biri Ramazan'dır. Ramazan, tabi sadece tek tek insanların tuttuğu oruçtan ibaret bir ibadet mevsimi değil. Aynı zamanda toplumun hafızasını, ritmini, alışkanlıklarını, saygı kodlarını ve dayanışma duygusunu her yıl yeniden harekete geçiren, insanları bir araya getiren emsalsiz bir toplumsal hadise bir festival. Bu yüzden Ramazan'a bakmak, aslında Türkiye toplumunun derin yapısına bakmaktır.
Her yıl tekrarlayan bir festival boyutu itibariyle her yıl çekilmiş fotoğraflarını yan yana koyduğumuzda toplumumuzun değişen veya değişmeyen boyutlarına dair çok sağlam bir izleme penceresine sahip olduğumuz çok açık. O yüzden her yıl Ramazan ve oruç üzerine yapılmış araştırmaları özellikle izlerim. Önceki yıllarda bu sütunda paylaştığımız veriler arasındaki süreklilikleri ve değişimleri kaydetmeye devam edelim:
GENAR'ın Şubat 2026'da yayımlanan son araştırması tam da Türkiye toplumunun bu derin yapısına dair güncel verileri ortaya koyuyor. Araştırmaya göre toplumun yüzde 78,3'ü "Ramazan gelince çok mutlu olurum, tazelenirim, manevi hazlar yaşarım" diyor. Ramazan orucunu "mutlaka" tuttuğunu söyleyenlerin oranı yüzde 67. Sağlık sebebiyle tutamayanlar yüzde 9,6. Fırsat buldukça tuttuğunu söyleyenler yüzde 6,9. Zekât, fitre veya sadaka verdiğini söyleyenler yüzde 80,4; iftar davetlerine katılanlar yüzde 68,6; teravihe gidenler yüzde 43,5. Bu rakamlar bize çok açık bir şey söylüyor: Türkiye'de Ramazan hâlâ toplumun ana omurgalarından biridir.
SEKÜLERLEŞİYOR MUYUZ, DİNDARLAŞIYOR MUYUZ
Bu veriler, yıllardır bir tür ideolojik temenni halinde tekrarlanan "toplum hızla dinden kopuyor", "gençlik bütünüyle sekülerleşti", "Ramazan artık sadece folklorik bir kalıntı" türünden iddiaların en azından toplumsal gerçekliği tam yansıtmadığını gösteriyor. Elbette değişim var. Elbette kentleşme, eğitim, dijitalleşme, bireyselleşme ve sınıfsal hareketlilik dini pratiklerin icra biçimini etkiliyor. Fakat bütün değişim anlatılarının içine yerleştirilmek istenen o keskin kopuş tablosu, sahada aynı berraklıkla görünmüyor. Tam tersine, Ramazan pratiği bize çok güçlü bir süreklilikten söz ediyor.
Tabii ki bu süreklilik yeni değil. Önceki yıllarda burada aktardığım bazı verileri hatırlatarak bu sürekliliği daha görünür hale getirebiliriz: Mesela Diyanet'in 2014 tarihli "Türkiye'de Dinî Hayat Araştırması"nda "sağlığım elverdiği sürece Ramazan ayında oruç tutarım" diyenlerin oranı yüzde 83,4'tü; hiç oruç tutmam diyenler ise yüzde 2,5 seviyesindeydi.
Burada önemli olan yalnızca fiilen oruç tutanların oranı değil, toplumun ezici çoğunluğunun kendisini oruç pratiğinin meşruiyet alanı içinde tarif etmesidir. Yani bazı insanlar sağlık nedeniyle tutamıyor olabilir, düzensiz tutuyor olabilir; hatta hiç tutmuyor da olabilir, fakat kendisini orucun dışında, ona yabancı, ona karşı bir yerde kurmuyor. Bu, toplumsal dindarlık bakımından son derece önemli bir göstergedir. Çünkü din sadece yerine getirilen ritüellerle değil, o ritüellere yönelik saygı ve aidiyet duygusuyla da yaşar.
Sonraki yıllarda yapılan araştırmalar da bu çizgiyi büyük ölçüde doğruluyor. Mesela Ankara Enstitüsü'nün 2023'te yayımladığı "Türkiye'de Dindarlık Algısı" çalışmasında düzenli oruç tuttuğunu söyleyenlerin oranı yine yüzde 67 çıkıyor. Nişancı ve arkadaşlarının "Sayılarla Türkiye'de İnanç ve Dindarlık" araştırmasında ise Ramazan'da "sık sık" veya "her zaman" oruç tuttuğunu söyleyenlerin oranı yüzde 75; "ara sıra" tutanlar yüzde 9; "nadiren" ya da "hiç" tutmayanlar yüzde 16. Yani elimizde tek bir araştırmanın tesadüfi fotoğrafı değil, yıllara yayılan ve birbirini genel hatlarıyla doğrulayan bir veri hattı var. Bu hattın söylediği şey de şudur: Ramazan pratiği Türkiye'de çözülmüyor; dönüşüyor belki, ama çözülmüyor.
Burada özellikle dikkat çekici noktalardan biri gençler meselesidir. Türkiye'de son yıllarda en çok dile gelen başlıklardan biri "gençler hızla ateistleşiyor" söylemi olmuştur. Bu söylem belli örnekler üzerinden, özellikle sosyal medyada çok büyütüldü. Oysa saha araştırmaları daha karmaşık, daha nüanslı ve daha gerçek bir tablo sunuyor. Nişancı'nın çalışmasında 18-24 yaş grubunda düzenli oruç oranı yüzde 76; 25-34 yaş grubunda yüzde 73; 35-44 yaşta yüzde 77; 45-64 yaşta yüzde 76; 65 yaş üstünde yüzde 74. Yani Ramazan orucu bakımından gençlerle yaşlılar arasında dramatik bir kopuş görünmüyor. Hatta bazı genç gruplarda oranların yaşlılarla aynı seviyede seyrettiği görülüyor. Bu, en azından oruç üzerinden bakıldığında, genç kuşakların dinle bağının sanıldığı kadar zayıf olmadığını gösteriyor.
DİNİ PRATİKLERİN HEPSİ AYNI SOSYOLOJİK MANTIKLA İŞLEMEZ
Aslında burada çok temel bir sosyolojik noktayı gözden kaçırmamak gerekir: Dini pratiklerin hepsi aynı sosyolojik mantıkla işlemez. Namazla oruç aynı değildir. Namaz, yılın her gününe dağılmış, yüksek süreklilik ve disiplin gerektiren bir pratiktir. Oruç ise takvimsel olarak yoğunlaşmış, güçlü bir toplumsal eşlik mekanizmasıyla desteklenen, aileyi, sokağı, işyerini, medyayı ve kamusal hayatı kuşatan bir pratiktir. Bu yüzden sekülerleşme süreçleri varsa bile, bunlar bütün ibadet biçimlerini aynı ölçüde aşındırmaz. Nitekim KONDA verileri de bunu gösteriyor: 2021'de düzenli namaz kılanların oranı yüzde 44 iken düzenli oruç tutanların oranı yüzde 67 seviyesindeydi. Nisan 2024 Barometresi'nde de toplumun yaklaşık yüzde 60'ının Ramazan ayının tamamını oruçlu geçirdiği ve 2022'den bu yana anlamlı bir değişim görülmediği belirtiliyor.

4