Ölmekte olanın diriliş vehmi: Baas'ın ibretlik serüveni
Baas Partisi'nin çöküşü, milliyetçiliğin ümmetin yerini alamayacağını gösterdi; ancak aynı tuzağa Türkiye'de de düşüldü—bugün İslam dünyası hâlâ bu bölünmüşlüğün sonuçlarını yaşıyor muydu?
Yazar, Arap Baas Partisi'nin tarihsel başarısızlığını, ümmet kavramının yerine milliyetçi Araplığı koymaya çalışmasından kaynakladığını savunuyor. Bu iddiayı, Kemalizm'in Türkiye'de yaptığı benzer düzleştirme operasyonuyla karşılaştırarak derinleştiriyor. Ancak ümmetin ne dilsel ne etnik tanımı olmayan, ortak hakikat iddiası üzerine kurulu bir düzen olması göz önüne alındığında, dar kimlik tabanında inşa edilen ideolojilerin kalıcı bir medeniyet üretebilmesi mümkün müydü?
Dün Baas Partisi'nin kuruluşunun yıldönümüydü. Tarihte kalması gereken, kurulduğu günden itibaren kendi kuruluş iddialarından bile uzak kalan, Arap halklarına kandan, gözyaşından, onur kırıcı istibdattan başka bir şey getirmeyen bir hareket. Anılmaya değer bulunmayabilir ama biraz üzerinde düşününce bizimle de ne kadar ortak ibretlik tecrübelerin üzerine oturduğunu hatırlatıyor, bir göz atmaya davet ediyor.
Modern Arap siyasetinin en etkili ideolojik hareketlerinden biridir. Tam adıyla Arap Sosyalist Baas Partisi, Arap milliyetçiliği, birlik ve sosyalizm fikri üzerine 7 Nisan 1947'de Şam'da kurulmuştur. En önemli üç ismi Mişel Eflak, Selahaddin el-Bitar ve Zeki el-Arsuzi.
ÜÇ İLKE, BİR ÇELİŞKİ: BİRLİKTEN İSTİBDADA
Arapça "diriliş/yeniden doğuş" anlamına gelen Baas'ın ideolojisi Arap birliği (tek bir Arap ulusu), Özgürlük (sömürgecilikten ve dış etkilerden kurtuluş) ve Sosyalizm (Arap dünyasına özgü bir sosyal adalet anlayışı) olmak üzere üç temel ilkeye sahip. Sömürgecilikten veya işgalden kurtuluş Baas'ın en önemli şiarlarından biri olsa da gerek Suriye gerek Irak'ta devlet ideolojisi olarak her iki devletin uluslararası dengelerin tam merkezinde yer aldılar. Kendi halklarının aleyhine işleyen çok güçlü bir muhaberat ve baskıcı rejimleriyle İslam tarihinin gördüğü ve görebileceği en acımasız tecrübeleri yaşatmıştır.
ÜMMETTEN KAVME: BİR YER DEĞİŞTİRME TEŞEBBÜSÜ
Suriye ve Irak'ta onlarca yıl iktidarda kalan bu yapı—sadece Arap siyasi başarısızlığının bir bölümü ya da köklerinden bağımsız değerlendirilebilecek bir parti sapması veya otoriter bir yönetim örneği değildir. Aksine, özü itibarıyla, İslam ümmeti kavramının yerine geçmeye çalışan bir fikrin ağır bir tarihî muhasebesidir. Bu ümmetin sembolü olan Osmanlı hilafeti büyük bir suçla ortadan kaldırılmış ve İslam ümmeti bunun sonuçlarını hâlâ yaşamaktadır. Buna rağmen bu milliyetçi partiler, kendi iç bütünlüklerini dahi korumakta başarısız olmuşlardır.
Modern Arap siyasi tarihinin en çarpıcı tecrübelerinden biri olan Baas, çoğu zaman gerçekten de iddia ettiği bu ilkeler için çalışırken bir "otoriter rejim" veya "başarısız siyasi deneyim"e dönüşen bir tecrübe olarak okunur. Oysa bu okuma, meselenin yüzeyinde kalır. Baas, esasen bir rejimden çok daha fazlasıydı: Bir iddia, bir alternatif, bir yer değiştirme teşebbüsüydü. Yani ümmetin yerine başka bir "bağlayıcı ilke" koyma girişimi. Tam da bu yüzden Baas'ın çöküşü, sadece iki devletin (Suriye ve Irak) tarihine değil, modern dönemde üretilen bir fikirler dizisinin akıbetine dair de güçlü bir tarih felsefesi dersi sunar.
Baas'ın temel iddiası basitti ama sonuçları itibarıyla son derece radikaldi: Araplık, ümmetin yerini alabilir. Dil, inancın yerini tutabilir. Ortak tarih ve kültür, vahyin inşa ettiği birlikten daha güçlü bir bağ oluşturabilir. Bu iddia, ilk bakışta masum bir kültürel aidiyet gibi görünse de, aslında çok daha derin bir epistemolojik ve ontolojik kaymayı içinde barındırıyordu. Çünkü burada "parça", "bütün"ün yerine geçirilmek isteniyordu. Araplık, İslam ümmetinin bir unsuru olmaktan çıkarılıp onun yerine ikame edilmeye çalışılıyordu. Baas bir diriliş değil bir büzülmeydi bu yüzden, ümmetten kavme çekilişti, gerileyişti.
TÜRKİYE PARANTEZİ: KÜÇÜLMEYE DİRİLİŞ DEMEK
Tıpkı Türkiye'de Arap Baas'ından 25 sene önce başlamış olan süreçte olduğu gibi. Türkiye'de kurtuluş adına, bağımsızlık adına, bir ulusun doğuşu adına Hilafetin kapsadığı koca bir dünyadan vazgeçildi. Çekilmeye kurtuluş, küçülmeye büyük zafer, iddialarından vazgeçmeye barış denilerek bir bilinç bulanıklığı yaşatılmış oldu. Süreç içinde Türkiye'de dil ve alfabe organik parçalarla bağı koparmak üzere yeniden ve daha dar bir iletişim aracı olarak tasfiye edildi. Müslümanlıktan uzak, bağımsız bir Türklük tanımı bir kimlik olarak bir "diriliş" bir "yeniden doğuş" olarak, bir Türk'ün genesis inancı olarak benimsendi. Salman Sayyid, Fundamentalizm Korkusu'nda tam da bu bağlantıya işaret etmişti. Ona göre, Kemalizm sadece Türkiye'ye özgü bir rejim değil, sonradan bütün halkı Müslüman ülkelerde, bilhassa Baas rejimlerinde İslam'ı siyasal ve toplumsal hayattan temizlemek üzere tasarlanmış, nihayetinde Batı-merkezli bir modeldir.
Oysa İslam'ın tarihsel tecrübesi bize başka bir şey öğretmişti. Ümmet, hiçbir zaman etnik bir kategori değildi; dilsel bir kapanım da değildi. Aksine, farklı dilleri, ırkları ve coğrafyaları bir araya getiren, onları tek bir hakikat etrafında bütünleştiren bir varoluş düzeniydi. Burada belirleyici olan ne kan bağıydı ne de dil; belirleyici olan hakikat iddiasıydı. Bu yüzden İslam, Arap'ı merkeze almadı; Arapçayı bir taşıyıcı yaptı ama Araplığı bir üstünlük ölçüsü haline getirmedi.
"TEK ARAP MİLLETİ"NDEN İKİ BAAS'A

3