Yazar, 23 Nisan 1920'den Cumhuriyet ilanına kadar geçen sürede TBMM'nin yetki ve gücünün adım adım tek kişiye yoğunlaştığını savunmaktadır. Saltanatın kaldırılması ve cumhuriyetin ilanının, Meclis üyelerinin çoğunluğunun haberi olmadan gece oturumlarıyla gerçekleştirilmesini örnek göstererek, milli egemenliğin söylemsel değil de fiili olarak askıya alındığını iddia etmektedir. Ancak bu süreçte yapılan kararların Milli Mücadele'nin hedefleri ve halk iradesinin temsiliyeti açısından gerçekten antidemokratik miydi, yoksa olağanüstü dönem koşullarının gerektirdiği acil tedbirler miydi?
23 Nisan 1920'de gerçekleşen olay İstanbul'da zaten faal halde bulunan ve İngilizlerin baskınıyla İstanbul'da çalışamaz hale getirilen Meclis'in Ankara'ya taşınması ve faaliyetlerine burada başlamasından ibarettir. Kuşkusuz Meclis'in işgal şartlarında taşınarak da olsa faaliyetlerine devam etmesi çok önemlidir. Ama Ankara'ya taşınmasının İngilizlere rağmen değil bilakis İngilizlerin müdahalesi ve zorlamasıyla gerçekleşmiş olduğu da göz ardı edilen gerçeklerden biri. O tarihte İstanbul'un doğrudan ve fiilen işgal altında olması aslında bütün Osmanlı topraklarının resmen işgal gözetimi altında olması anlamına geliyor ki, Samsun, Erzurum ve Ankara'da da bir İngiliz (işgali değilse bile) varlığı yok değildir.
TBMM'nin 23 Nisan'da Ankara'dan faaliyetlerine devam etmeye başladığı ilk gün ele aldığı ilk kanun, Meclis-i Mebusan'ın son oturumunda ele alırken yarım bıraktığı Ğanem Kanunu'dur mesela. Bu da iki meclisin hem meşruiyet hem kurumsal anlamda sürekliliğini gösteren bir durum.
TBMM'nin kurulmasından sadece 6 gün sonra, yani 29 Nisan 1920 tarihinde çıkarılan on dört maddelik Hıyanet-i Vataniye Kanunu'nun birinci maddesinde de Meclis'in Halife ve Padişaha olan bağlılığı şiddetle vurgulanmış ve böylece bu iki makama Ankara hükümetinin dahi meşruiyetinin yegane kaynağı olarak işaret edilirken bu iki makama karşı yapılacak yanlışın vatana ihanet kapsamında değerlendirileceği de belirtilmiştir:
"Yüksek Hilafet makamını, saltanatı ve Osmanlı Devleti'nin korunan topraklarını yabancıların elinden kurtarmak ve saldırıları bertaraf etmek amacıyla kurulan Büyük Millet Meclisi'nin meşruiyetine sözle, fiille veya yazıyla karşı çıkan, isyana teşvik eden ya da bozgunculuk yapan kişiler vatan haini sayılır." (İstiklal Mahkemeleri, cilt 1, TBMM, Ankara 2015, s. 43; Mehmet Ali Beyhan, 2024, Sultan Vahdettin; Hain mi Mağdur mu İstanbul: Beyan Yayınları. S. 119).
Tabi meşruiyetini tamamen halifelik makamını ve saltanatı yabancıların işgalinden kurtarma adına ortaya konulacak mücadeleden alarak çıkarılan bu kanunla sağlanan ve aslında o kadar çok eleştirilen II. Abdülhamit zamanında bile olmayan mutlak otorite sonradan bu iki makamı devirmek üzere yapılacak hamlede en önemli güç kaynağını oluşturacaktır. Çünkü Halife ve Sultan'ın otoritesi fiilen Meclis'e, oradan da Başkumandanlık Yasası'yla birlikte Meclis Başkanı'na geçmiş olacaktır. Yani adım adım Hıyanet-i Vataniye Kanunu ve ardından Başkumandanlık Kanunu'yla birlikte aslında daha ilk aşamadan itibaren Meclis adeta devre dışı kalacak ve 623 yıllık bir devleti yıkan ve rejimi değiştiren, ardından bütün Müslümanları ilgilendiren hilafeti kaldıran, Cumhurbaşkanını seçen bütün kararlar bir gece ansızın "tek adam" tarafından verilen kararlar olacaktır.
Buradan çıkan tek tablo 23 Nisan'la başlayan TBMM'nin ilk kuruluş yıllarının bir parlamento geleneği açısından bir ilerleme manzarası sunmasıdır.
TİPİK BİR ÖRNEK OLARAK MESELA, SALTANATIN KALDIRILMASI konusunun da 1922 Kasım ayında Meclis gündemine gelmesi üyelerin büyük çoğunluğu için şok edici bir sürpriz olarak şaşkınlıkla karşılanır. Dahası bu Meclisin kuruluş gayesi, ettiği yemin ve bütün gayesi saltanatın ve hilafetin korunması için değil miydi Bu konu da nereden çıkmıştır
Öneri, niyeti hiç de iyi görülmeyen bir emrivaki gibi görülür ve bu yüzden Meclis komisyonlarında yoğun tartışmalara neden olur. Bununla birlikte saltanatın kaldırılması önerisi Osmanlı'nın tamamen devre dışı bırakılacağı veya onlara karşı bir hareket olarak değil, daha ziyade saltanat ve hilafetin makam olarak birbirlerinden ayrılması gerektiği mütalaasıyla yapılmıştır. Yani saltanatı kaldıran karar bile aslında kendisini ilk anda Halife'ye karşı değil İstanbul'daki fiilen bir hükmü kalmamış olan hükümete karşı konumlandırıyor ve onu devre dışı bırakacak bir tedbir almış oluyordu. Tabi bu, yapılan önerinin kabul edilmesi için öne sürülen mütalaaydı, ancak Meclis'in büyük çoğunluğu buna yine de ikna olmuyor ve bu karara karşı gerekirse Meclis'i tatil etmeyi bile gündeme getiriyordu. Bu tartışmaları bir süre sessizce ama rahatsız olarak izleyen Mustafa Kemal sonuçta bir sıranın üzerine çıkarak Meclise şöyle bir konuşma yapar:
"Efendim, dedim. Hakimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye, müzakere ile, münakaşa ile verilmez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. [...] Mevzu bahis olan, millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, behemehal olacaktır. Burada içtima edenler, meclis ve herkes, meseleyi tabii karşılarsa, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde yine hakikat, usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir" (Nutuk s. 690-691).
Bu apaçık tehdit edici dilin birçok vekile oldukça ikna edici gelmiş olduğu anlaşılıyor ki, yapılan oylamada saltanatın hilafetten ayrılmasına karar verilmiş oldu.
CUMHURİYET'İN İLANINDA DA AYNI MANZARA SÖZ KONUSUDUR. Orada da millet hakimiyeti adına milletin temsilcileri devre dışı bırakılarak milletin tarihinde ve kaderinde çok önemli bir karar alınmıştır. Gerekçe ise çok açık değişik vesilelerle ifade edilmiştir: "Onlara sorsak kabul etmezlerdi."

6