İstanbul Perspektifi: Dekolonizasyonun yeni dili ve Türkiye'nin tarihî rolü

İstanbul'da geçtiğimiz iki gün içinde düzenlenen Dünya Dekolonizasyon (sömürgesizleşme) Forumu, son yıllarda Türkiye'de düzenlenen sıradan uluslararası toplantılardan biri olmanın çok ötesinde bir olay oldu. Her şeyden önce burada tartışılan şey yalnızca akademik bir teori ya da geçmiş sömürgecilik hikâyeleri değil, modern dünyanın hangi ahlaki ve epistemolojik krizlerin içine sürüklendiği ve insanlığın bundan sonra kendisini hangi kavramlarla yeniden kuracağı meselesiydi.

Tam da bu yüzden forumun İstanbul'da düzenlenmesi bir tesadüf sayılmamalı. İstanbul tarih boyunca sıradan bir şehir olmadı; medeniyetlerin birbirine değdiği, farklı bilgi geleneklerinin buluştuğu bir eşik oldu. Bugün yeniden dünyanın epistemolojik merkezlerinden biri olmaya aday gösterilmesi de bu tarihsel hafızanın devamıdır.

Forumun dikkat çekici taraflarından biri, dünyanın farklı bölgelerinden gelen ve sömürgesizleşme ile ilgili çalışmaları, duruşları ve görüşleri olan bu kadar sayıda önemli ismi buluşturmasıydı. Walter Mignolo, Salman Sayyid, Syed Farid Alatas, Anne Norton, Ebrahim Moosa, Sami el-Arian, François Burgat gibi isimlerin tartışmaları aslında ortak bir sorunun etrafında dönüyordu: Modern dünya gerçekten evrensel mi, yoksa Batı'nın kendi tarihsel tecrübesini bütün insanlığa dayattığı büyük bir hegemonya mı

Bu soru kuşkusuz bugün yalnızca teorik bir soru olarak kalmıyor. Gazze'de yaşananlar ve halen yaşanmakta olanlar bu soruyu bütün çıplaklığıyla insanlığın önüne koymuştur. Çünkü modern dünyanın "evrensel insan hakları", "uluslararası hukuk", "medeniyet", "özgürlük" ve "demokrasi" adına kurduğu dil, Gazze'deki katliam karşısında büyük ölçüde çökmüştür. Filistin'de öldürülen çocukların hayatı Batılı insan kadar değerli görülmüyorsa burada yalnızca siyasi bir çifte standart değil, epistemolojik bir hiyerarşi de vardır.

Forumun belki de en önemli yanı tam burada: Dekolonizasyonun yalnızca siyasi bağımsızlık değil, zihinsel bağımsızlık olduğu vurgusu.

Forumun düzenlenmesindeki öncü isim Dr. Esra Albayrak'ın açılış konuşması forumun hem ruhunu belirleyen hem de sömürgesizleşmeyle ilgili önemli bir perspektif sunan manifesto değerinde bir konuşmaydı. Yalnızca tepkisel ve bilindik Batı eleştirisi yapan bir politik hitap değildi; modern bilginin kuruluşuna dair derin bir felsefi-sosyolojik sorgulamaydı.

Özellikle "modern Batı felsefesinin en büyük illüzyonu sıfır noktası kibridir" ifadesi sorunun teorik omurgasını özetliyordu. Batı modernitesi kendisini tarihsiz, mekânsız ve tarafsız bir akıl olarak sunmuştur hep. Descartes'ın "Düşünüyorum, öyleyse varım" önermesiyle başlayan süreçte bilgiyi üreten özne adeta bedensizleştirilmiştir; ondan sonra gerek bilimselcilik adına, gerek Aydınlanma ve pozitivizm adına ortaya konulan bütün felsefeler ve bilimler kendilerini tarih üstü, toplum üstü ve beden üstü bir nesnellikte, "sıfır noktası kibrinde" konumlandırdılar.

Oysa bilgi her zaman bir coğrafyadan, belirli bir tarihsel tecrübeden, bir bireysel bedenden ve bir güç ilişkisinden doğuyordu.

Albayrak'ın Linnaeus'tan Hegel'e, Kant'tan Francis Galton'a kadar verdiği örnekler çok önemliydi. Çünkü modern bilim tarihinin kurucu isimleri aynı zamanda sömürgeciliğin zihinsel altyapısını da kurmuşlardı. Onların felsefelerinde insanlık hiyerarşik biçimde sınıflandırılmış; Avrupalı özne "evrensel insan", diğer toplumlar ise eksik insanlık biçimleri olarak görülmüştü. Bu çerçevede Albayrak'ın değindiği Batı'nın halen bizim akademik-entelektüel çevrelerinde hayranlıkla izlenmeye devam eden kurucu isimlerden mesela Kant'ın, ırk hiyerarşileri üzerine ders verdiği, Hegel'in, felsefesinde Afrika'nın tarihsiz bir kıta olduğunu ilan edişi önemsiz ayrıntılar gibi geçiştirilir. Sadece bu bile kendi kendini sömürgeleştirmenin en içselleştirilmiş örneğidir.

Walter Mignolo'nun "epistemik itaatsizlik" dediği şey, yani dünyayı yalnızca Batı'nın kavramlarıyla okumayı reddetmek çok önemli. Salman Sayyid'in "Müslümanlığın yeniden siyasal özneleşmesi" üzerine yaptığı çalışmalar da aynı çerçevede düşünülebilir. Çünkü dekolonizasyonun temel meselesi yalnızca ekonomik bağımsızlık değil, insanın kendi adına konuşabilmesidir.

Forum boyunca sıkça tekrar edilen bir fikir vardı: Modern dünyanın krizi artık sadece ekonomik ya da askeri bir kriz değildir; anlam krizidir. İnsanlık kendisini tanımlayan kavramlara güvenini kaybediyor. Gazze bunun en büyük aynası oldu.

Esra Albayrak'ın konuşmasında Gazze'ye yaptığı vurgu da bu yüzden merkeziydi ama bir yandan da bir güç olmadan, ekonomik adaleti sağlamadan epistemik adaleti sağlayamayacağımızı vurgulaması daha da önemliydi: "Gazze mevcut uluslararası sistemin ahlaki meşruiyetini sorgulatmıştır" çünkü bugün üniversitelerden insan hakları mahkemelerine kadar modern dünyanın en önemli kurumları kendi kurucu ilkeleriyle çelişen bir noktaya sürüklenmiş durumda.

Başka bir programım dolayısıyla ilk günkü toplantıları medyaya yansıyan kadarıyla izleyebildiğim forumun dilinin karamsar olmayışı da bence en verimli yanıydı. Aksine burada yeni bir imkân arayışı vardı. Bu noktada Esra Albayrak'ın "İstanbul Perspektifi" olarak önerdiği yaklaşım öyle zannediyorum ki dekolonyalizm (sömürgesizleşme) üzerine bundan sonraki söyleme damgasını vuracak bir teklif. Bu yaklaşım, Batı'nın yerine başka bir merkez koymayı değil; çok merkezli , hatta belki de merkezsiz bir dünya kurmayı teklif ediyor. Yani Jakarta'nın, Rabat'ın, Kahire'nin, Addis Ababa'nın, Saraybosna'nın, İstanbul'un ve hatta Gazze'nin kendi bilgi gelenekleriyle insanlığa yeniden katkı sunabildiği bir dünya.