İran'ın Körfez çıkmazı: Düşmanı bulamayınca komşularını vurmak

ABD ve İsrail'in İran'a saldırılarıyla başlamış olan savaşta varılan ateşkes anlaşmasına rağmen İsrail saldırılarına devam etmeyi doğal bir hak olarak dayatıyor. Trump da ateşkesi sağlamış olmakla övünürken İsrail'in saldırılarına devam etmesini işin tabiatından sayarak bu hakkı kendine göre normalleştirdi.

Oysa İran bir ABD helikopterini düşürünce Trump bunu bu tabiatın dışında saydı ve "misilleme hakkı adına" İran'a büyük bir saldırı başlattı. ABD ve İsrail'in ölçüsüzlüğü, kuralsızlığı, sözlerine güvenilmezliği bir kez daha ortaya konulmuş oldu.

Onların durumu bu, anladık, ama, İran'ın her İsrail ve ABD saldırısı karşısında ilk tepkisinin bir Körfez ülkesini hedef almasına ne demeli

Nitekim son İsrail saldırısının ardından İran Kuveyt havaalanını vurdu. Orada Amerikan uçakları yok, askerleri yok. Kuvyet'in vurulmasından İran'ın beklentisi ve hesabı ne Kuveyt veya diğer Körfez ülkelerinin ABD'ye baskı yaparak İran'a saldırılarını durdurması mı Ne Kuveyt'in ne de diğer Körfez ülkelerinin ABD ve İsrail üzerinde böyle bir etkilerinin veya güçlerinin olmadığını İran bilmiyor mu

Üstelik saldırıların hedefi ilk anda ilan edildiği gibi ABD üsleri de değil. İran'ın hedefi gerçekten ABD üsleri olsa, orada açık hedef olarak gezinen donanması var. Saldırıların büyük kısmı artık Körfez ülkelerindeki üslerden ziyade buradan yapılıyor. Veya doğrudan İsrail'in kendisi.

İlk başlarda İran'ın Körfez ülkelerindeki ABD üslerini vurması anlaşılıyordu, ancak giderek bu üslerin bu ülkeleri vurmak için İran tarafından bir bahaneye dönüşmüş olduğu görülüyor. İran Körfez'deki ABD üslerini değil bizzat Körfez ülkelerini vuruyor.

Savaşlar yalnızca askerî mantıkla değil, siyasi sonuçlarıyla değerlendirilir. Bir hedefi vurmak onu her zaman stratejik olarak etkisiz hale getirmiş olmaz. Nitekim son savaşın ortaya çıkardığı en önemli gerçeklerden biri, İran'ın Körfez ülkelerini hedef almasının ne İsrail'e kayda değer bir zarar verdiği ne de İran'ın lehine kalıcı bir kazanım sağladığıdır.

Aksine, bu stratejinin uzun vadede İsrail'in işine yarama ihtimali daha yüksektir.

Çünkü burada gözden kaçırılan temel nokta şudur: Katar, Kuveyt, Umman ve hatta son yıllarda Suudi Arabistan, İran ile İsrail arasındaki mücadelede İsrail'in yanında yer alan aktörler değildir. Bu ülkelerin çoğu Gazze savaşında, Gazze'ye istenen oranda desteği vermeseler de İsrail'e yönelik eleştirilerini açıkça dile getirmiş, Filistin meselesinde Arap kamuoyunun hassasiyetlerini gözetmiş ve bölgenin daha büyük bir savaşa sürüklenmemesi için diplomatik çaba göstermiştir.

Kuveyt'in bugün hâlâ İsrail'le diplomatik ilişkisi yoktur.

Katar, Gazze dosyasında Hamas ile Batı arasında yürütülen müzakerelerin merkezinde yer almış ve İsrail'in en sert eleştiricilerinden biri olmayı sürdürmüştür.

Umman yıllardır İran ile Batı arasında arabuluculuk yapmaktadır.

Suudi Arabistan ise son yıllarda İran ile ilişkilerini normalleştirme yönünde önemli adımlar atmıştır.

Bütün bunlar dikkate alındığında şu soru akla gelmez mi: İran aslında kimi cezalandırmaktadır İsrail'i mi Yoksa İsrail karşısında tarafsız kalmaya çalışan, hatta birçok konuda İsrail'e mesafeli duran komşularını mı

Bu sorunun cevabı savaşın ortaya çıkardığı siyasi sonuçlarda saklıdır. İran'ın Körfez'e saldırıları İsrail'in karar alma mekanizmasını etkilemedi. İsrail'in hava üstünlüğünü ortadan kaldırmadı. İsrail'in askerî operasyonlarını durdurmadı. İsrail'in uluslararası hareket alanını daraltmadı.

Buna karşılık Körfez başkentlerinde İran'a yönelik tehdit algısını güçlendirdi. Yani ortaya çıkan sonuç, düşmanın zayıflaması değil, komşuların uzaklaşması oldu. Stratejinin paradoksu tam da burada ortaya çıkıyor.

İran, İsrail'e karşı savaşırken aslında İsrail'in yıllardır ulaşmaya çalıştığı bir sonucu kendi eliyle üretme riski taşıyor. Çünkü İsrail'in uzun vadeli bölgesel stratejisinin temel hedeflerinden biri, Arap Körfezi ülkeleri ile ortak bir güvenlik algısı oluşturmaktır. Başka bir ifadeyle İsrail uzun süredir bölgeye şu mesajı vermeye çalışıyor: "Ben sizin sorununuz değilim. Asıl tehdit İran'dır."

Bu söylem uzun yıllar boyunca Arap kamuoyunda karşılık bulmadı. Filistin meselesi ve İsrail'in işgal politikaları bu söylemin önündeki en büyük engeldi. Ancak İran'ın Körfez ülkelerini hedef alan saldırıları, istemeden de olsa İsrail'in bu anlatısına malzeme sunmaktadır. Çünkü Katar'a, Kuveyt'e veya Bahreyn'e düşen her füze, İsrail'in yıllardır kurmaya çalıştığı «ortak tehdit» algısını güçlendirmektedir.

Daha da önemlisi, bu durum Körfez ülkelerini daha fazla güvenlik arayışına yöneltmektedir. Ve bölge güvenlik mimarisi hâlâ büyük ölçüde Amerikan korumasına dayandığı için bu arayışın doğal sonucu Washington'a ve dolaylı olarak İsrail'le güvenlik iş birliğine yaklaşmak olmaktadır.

İşte bu nedenle İran'ın Körfez stratejisinin en büyük açmazı askerî değil, siyasidir. Tahran yönetimi bölgeyi hâlâ büyük ölçüde "Amerikan ekseni" ve "direniş ekseni" şeklinde ikili bir şemayla okumaktadır. Bu bakış açısından hareketle Amerikan üssü bulunan her ülke, niyetinden bağımsız olarak karşı cephede görülmektedir.