İLK BAŞARI, İLK TUZAK GİBİ: ABD-İsrail için zaferin dili, yenilginin gerçeği

Trump'ın İran savaşında asıl düşmanı cephede değil, kendi toplumunda yükselen itirazda mı gizli?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazı, ABD-Siyonist ittifakının İran'a karşı başlattığı savaşın stratejik olarak başarısız olduğunu, Trump'ın gerçek zorluk yaşadığı alanın iç siyaset ve toplumsal muhalefet olduğunu savunuyor. Ehud Barak'ın açıklamasına dayanarak, siyasi hedef ve çıkış planı olmayan bu savaşın salt askeri güçle sürdürülemeyeceğini ileri sürüyor. Peki, toplumsal tepki savaşın sonlanmasını sağlayacak kadar güçlü olabilir mi?

ABD-Siyonist ittifakının İran'a karşı başlattığı savaş altıncı haftasına girdi. Altı hafta sonunda saldırgan taraf açısından ortaya çıkan şey bir ilerleme değil, bir açığa çıkmadır: Bu savaşın bir stratejisi yok, sadece bir sürükleniş var.


KASA HEP KAZANIR, AMA BU SEFER KASANIN SAHİBİ TRUMP DEĞİL

Ama ne Trump ne Netanyahu hala kısa vadede büyük sonuçlar elde edebileceklerine dair umutlarını tam yitirmiş değiller. İlk elde kazandıktan sonra tahrik olduğu masada sonraki bütün ellerde kaybettiği halde ilk eldeki şansı yakalamaya çalışan kumarbazlar gibiler. Las Vegas'ta işlettiği kumarhaneler dolayısıyla, yani kasanın sahibi olarak kazanmaya kendini hep şartlandırmış olan Trump bu sefer başka bir kasanın elinde oyuncak gibi hissediyor olmalı kendini.

Aslında 2 Nisan sabahı yaptığı konuşma, bir karar anı olabilirdi. Herkesin beklentisi de o yöndeydi. Savaşın başında kapıldığı erken zafer sevinci en büyük tuzağı oldu. Belki bu sefer diyerek bir türlü geri adım atmıyor. Olmadı. Olmadığı gibi, bir liderin savaş ile siyaset arasında sıkıştığında nasıl konuştuğunu gösteren ibretlik bir metne dönüştü. Zaferin "yakın" olduğunu söyleyen cümleler ile savaşı sürdürmek zorunda kalmış bir iradenin tereddüdü aynı metinde yan yana duruyordu. Bu bir çelişki değil; bir çözülmedir.


TRUMP'IN ASIL DÜŞMANI İRAN DEĞİL ABD İÇ SİYASETİ

Çünkü bugün Trump'ın karşı karşıya olduğu gerçek, cephede değil içeridedir. Şu anda asıl düşmanı İran değil, ABD iç siyaseti ve toplumu.

Amerikan toplumunun içinden yükselen itiraz, bu savaşın en belirleyici dinamiği haline gelmiş durumda. Sokaklara taşan öfke, giderek daralan siyasi destek, kendi tabanında bile çatlayan sadakat... Bunlar bir savaşın askeri değil, siyasi olarak kaybedildiğinin işaretleridir. Savaşın maliyeti artık sadece dış politikada değil, gündelik hayatın içinde hissediliyor. Ekonomi, düzen, güven duygusu -hepsi aynı anda aşınıyor.

Bir savaşın kaybedildiği an cephede değil, toplumun ona anlam vermeyi bıraktığı andır. İzzetbegoviç'in de savaşın kaybedildiği an "düşmana benzediğin andır" dediğinde bir yerde işaret ettiği bu anlam kaybıdır, ama başka bir yanıyla.

Ancak bu tabloyu sadece iç baskılarla açıklamak eksik kalır. Daha derinde bir sorun var: Bu savaşın öznesi ile sorumlusu arasındaki kopuş.

Giderek daha açık hale geliyor ki bu savaş, Washington'ın rasyonel hesaplarıyla değil, burada da daha önce işaret ettiğimiz başka bir siyasi ajandanın zorlamasıyla yürütülüyor. Bu nedenle Trump'ın önünde iki seçenek yok; tek bir çıkmaz var. Geri adım atarsa siyasi olarak çökecek, devam ederse bu çöküşü ertelemekten başka bir şey yapamayacak.

Bu yüzden ortaya çıkan durum, klasik bir iktidar paradoksudur: Savaşı sürdürecek güç var, ama savaşı bitirecek özgürlük yok.


BU SIKIŞMANIN KÜRESEL DÜZLEMDEKİ KARŞILIĞI İSE YALNIZLAŞMADIR

Amerika'nın Avrupa ile ilişkilerinde ortaya çıkan gerilim, basit bir diplomatik sorun değil; bir düzen krizidir. Yıllarca "ortak değerler" söylemiyle ayakta tutulan ittifakın, ilk ciddi sınavda çözülmeye başlaması, aslında bu değerlerin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor.

Trump'ın müttefiklerine karşı sergilediği üstenci ve küçümseyici dil, sadece ilişkileri zedelemiyor; aynı zamanda Amerika'nın kendi kurduğu düzenin meşruiyetini de aşındırıyor. Avrupa'nın sessizliği ise bu aşınmanın karşısında bir direnç değil, bir kabulleniş anlamına geliyor.

Ortaya çıkan şey, çok kutuplu bir dünya değil; merkezini kaybetmiş bir dünyadır.

Savaşın askeri boyutuna gelince, burada da benzer bir tablo var: Taktik başarı iddiaları ile stratejik sonuçlar arasındaki uçurum büyüyor.


BİR FISKE VURULSA DEVRİLECEK REJİM SALDIRILINCA NASIL DİKİLDİ

Ve bu noktada artık sadece dışarıdan yapılan analizler değil, bizzat savaşın içinden gelen itiraflar konuşuyor.