Türkiye'de son dönemde yerel yönetimlerin meydan düzenleme çalışmaları sırasında heykellerin taşınması, kaldırılması veya korunamaması ve bu anların sosyal medyada yayılmasıyla Atatürk heykelleri tartışması yeniden alevlenmiş görünüyor. En son İzmir'in Foça ilçesine bağlı Gerenköy Meydanı'nda yapılan çevre düzenlemesi sırasında Atatürk heykelinin yerinden sökülerek yol kenarına, korumasız bir şekilde bırakılmasıyla ilgili haber ve heykelin özensizce kenara atılmış gibi duran görüntülerinin sosyal medyada hızla yayılması, ulusal düzeyde bir "saygısızlık" ve "ihmal" tartışmasını alevlendirdi.
Bundan 15 yıl kadar önce Prof. Atilla Yayla'nın bir yerde yaptığı konuşmada ülkedeki bu Atatürk heykeli bolluğu ve tekliği karşısında "dışarıdan biri gelse bu adamdan başka kimse yok mu bu ülkede" mealinde sarfettiği sözleri hatırladığımızda bu konuda ne kadar yol kat ettiğimiz hesaplanabilir tabi. O tartışmada gerçi mevzu heykelden hızla çıkıp Atatürk'e "bu adam" denilmesi tartışmasına dönmüştü. "Bu adam" lafzı Atatürk sözkonusu olduğunda bir kutsallık ihlali olarak görülüyordu.
Biz bu vesileyle Atatürk heykellerinin tarihinde kısa bir gezinti yapalım isterseniz:
5 Ağustos 1935 tarihli Cumhuriyet Gazetesi "Atatürk yarım bir ilahtır; Türklerin babasıdır. Hiçbir devlet şefi için hayatında bu kadar heykel dikilmemiştir; ne Mussolini'nin ne Hitler'in, ne de Lenin'in anıtları onunkilerle ölçülemez" sözlerini manşete taşıyan bir haberle çıkar. Bahsettiği şeyle övünüyor olmayı bugün herkesin tuhaf karşılayacağı çok açıktır.
Yaşadığı esnada kendi heykellerini ülkenin her tarafında dikme konusunda baştan itibaren sergilenmiş olan yoğun çabalarla başka ülkelere fark atıyor olmak az bir şey sayılmazdı gerçekten. Mussolini, Hitler ve Lenin zamanında diktatörlükleriyle temayüz etmiş ve ülkelerini despotlukla idare etmiş önemli şahsiyetler. Ama onlar sağken kendi heykellerini dikmeyi akıl mı etmemişler, halklarından kendilerine heykel dikecek kadar bir sempati mi yoktu
Gerçi bunun için bir halk sempatisi gerekiyor mudur Hangi halk kendi liderine yaşarken kendiliğinden heykel dikmeyi akıl eder Üstelik Türkiye Müslüman inanç, kültür ve gelenekleri itibariyle heykellerle arası hoş olan bir ülke de değildir. Aslında herhangi bir müşahhas şahsı bırakın meçhul veya soyut bir insan timsali plastik sanat eseri olarak heykele karşı ciddi bir antipati vardır. O yüzden heykel politikaları Türkiye'de her zaman Müslüman halkla önemli bir gerilim alanında buluşmak anlamına da geliyordur. Ama işte birçok şey gibi heykeller de halka rağmen, ama bu sefer halk için de değil, belki okuma-yazma oranı düşük olan bir topluma doğrudan görsel, plastik bir dille otoriteyi takdis için devreye girer.
Nutuk'ta bütün bir Millî Mücadele'nin merkezinde tek adam ve tek kurtarıcı olarak konumlandırılan Mustafa Kemal kendi kültünü tarih anlatısı yoluyla bizzat ve çok erken bir zamandan itibaren özenle kurmaya koyulmuştur. Heykellerde de aynı özen bütün tekliğiyle ve ihtişamıyla temayüz eder. Daha 1926 yılında, yani Cumhuriyetin kuruluşunun 3. Yılında Sarayburnu'naİstanbul Belediyesi tarafından Avusturyalı heykeltıraş Heinrich Krippel'e yaptırılmış bir anıt heykel dikilir. 3 Ekim'de dikilen bu heykelin sipariş, hazırlık ve yapım aşamaları göz önünde bulundurulduğunda, daha Cumhuriyet kurulur kurulmaz aynı zamanda heykelin de siparişinin verilmiş olduğu anlaşılıyor.
HEYKEL HERMENÖTİĞİ
Aynı heykeltıraş aynı yıllarda Ankara'daki Zafer Anıtı, Samsun'daki Onur Anıtı ve Konya'daki Atatürk Anıtı'na da imzasını atmıştır. Heykellerin hepsinde de mitoloji dünyasından çıkıp gelmiş bir kahraman gibi ve tek kahraman olarak Mustafa Kemal'in temsili söz konusudur. Özellikle Sarayburnu'ndaki bu ilk heykel, konumlandığı yer ve şekil itibariyle enteresan çıkarımlara oldukça elverişlidir. Aylin Tekiner'in İletişim Yayınlarından çıkmış olan Atatürk Heykelleri: Kült, Estetik, Siyaset, (2010) başlıklı kitabı Atatürk heykellerinin başından sonuna kadar serencamını çok iyi anlatan bir kitap. Ona göre Mustafa Kemal bu ilk heykelini 1453'ten beri yani 400 senedir sultanların oturduğu ve Mustafa Kemal'in başkenti Ankara'ya taşıyarak sırtını çevirdiği İstanbul'a dikmiş olur (s. 70 vd.).
Yine İletişim yayınlarından çıkan Stefan Plaggenborg'un Tarihe Emretmek, Kemalist Türkiye, Faşist İtalya, Sosyalist Rusya, (2014, çeviren, Hulki Demirel) İlk heykel için bu tercihin anlamını şöyle yorumlar:
"Hemen Topkapı Sarayı'nın deniz tarafına doğru eteğinde, Gülhane Parkı'nda, eski iktidarın kalbinde, tarihi bir noktadaydı heykelin dikildiği yer, çünkü vezir-i azam Büyük Reşit Paşa 1839 yılında Tanzimat reformlarını başlatan ve böylece ülkeyi Avrupalılaştırması planlanan o meşhur fermanı burada okumuştu. Şimdi Mustafa Kemal onun eserini tamamlıyordu. Heykelin konumlandırıldığı yer bu tarihsel devamlılığın belgelenmesine yarıyordu ve kesinlikle tesadüfen seçilmemişti. Devletin banisinin figürünün saray ve İstanbul'a sırtını dönmüş olması ve bakışlarının Boğaz üzerinden Anadolu'ya yönelmesi de anlamlıydı" (s. 244).

15