ABD ve İsrail'in İran'a haksız, zalim, ceberrut ve haydutça saldırıları başladıktan hemen sonra İran'a yönelik daha önce görüldüğünden daha yoğun bir Şiilik eleştirisi veya İran'ın Şiileştirme politikaları konusundaki siciliyle ilgili eleştiriler de gündeme gelmeye başladı. Sadece zamanlamaya bakıldığında bunun pek de hayırlı bir gündem olmadığını hemen anlıyorsunuz.
Enteresan olan yanı, eleştirilerin detayına bakıldığında hiç biri de hak veremeyeceğiniz türden değil. İran'ın Suriye, Irak, Lübnan, Yemen ve Afganistan'daki Şiileştirme politikaları uğruna dökülen Müslüman kanlarını kim unutabilir Ashab-ı Kirama, hele Hz. Aişe'ye kötü söz söylemeyi hangi Müslüman kabul edebilir
Gündem o kadar yoğunlaştı ki bu ara en çok karşılaştığım sorulardan biri benim bu konuda neden sessiz kaldığım.
Oysa sessizlik de bir konuşma biçimi. Ben bu konuda özellikle sessiz kalmayı tercih ediyordum, tıpkı Hayrettin Karaman hocanın son yazısında dediği gibi: Hiç zamanı değil.
Dedik ya zamanlama ve bağlam birçok şeyin anlamını değiştirir. Şiilikle ilgili tartışma, Şiilerin gündeme getirdikleri konular tarih boyunca İslam alimlerinin gündeminde hep olmuş, cevapları verilmiş ama aralarındaki bir tartışma olarak bitmemiş ve muhtemelen de bitmeyecek tartışmalar. Bu konuda Ehl-i Sünnet, sağduyu makamından, ümmetin toplam iç barışının sorumluluğuna sahip bir makamdan, Şiilere cevabını vermekle birlikte tekfirci bir tutum sergilememiştir. Ehl-i Sünnet yönetimleri altında Şiiler istedikleri gibi inanmak suretiyle güven içinde yaşamaya devam etmişlerdir. Şiiler Sünnileri tekfir etmiş olsalar da Ehl-i Sünnet'in bu konudaki tutumu değişmemiştir. Sen misin beni tekfir eden deyip misilleme tekfir yoluna gitmemiştir.
Hayrettin Karaman Hoca tekfirle ilgili fıkhi çerçeveyi çok iyi çerçevelemiş. Belki gerek görmediği için atladığı bir konu vardır, hadsizlik sayılmayacaksa onu da ben ekleyeyim: Tekfir, hukuki sonuçları olan, dolayısıyla kararı da bireylere bırakılmayan belli hukuki-yargılama prosedürleriyle gerçekleşebilecek bir yol. Bunun için işin ehli olan hukuk ricalinin zanlıları da dinlemek ve gerçekten de neyi neden böyle düşünüp söyledikleri veya eyledikleriyle ilgili ifadelerini aldıktan sonra verebilecekleri bir karardır.
Yani tekfir edilenin savunma hakkı da inkâr edilemez. Bireylerin tek taraflı olarak kendi başlarına verebilecekleri bir karar değildir.
Bir İslami yargı müessesesinin olmadığı yerde sorumsuzca bu yola başvuranlarla Ehl-i Sünnet'in o sağduyulu bilge tutumunu bağdaştırmak çok zor. Bir tekfir şehveti var insanlarda. Belki evrensel bir sapma biçimidir. İnsanlar tutundukları bir iktidarı başkalarından sakınırlar. "Bu yol benim ve sadece benim" der gibi. Oysa İslam herkesi içine alacak kadar geniş bir yol, bir nimet. Fazla insanın girmesi o yolda kimsenin nasibini, kısmetini azaltmaz.
İnsanların dil sürçmesiyle söylediklerinin üzerine atlayarak onları din adına yargılamanın ne ehl-i sünnetle ne de insanlıkla ilgisi yok. Bağlamlarından koparılmış ifadelerini insanların aleyhine kullanarak, onları dinlemeden ve tek taraflı olarak onların küfrüne karar vermenin dini koruma hassasiyetiyle de alakası yok, sadece Müslüman sevmemekle alakası var. Ne yazık ki bunu en çok yapanlar da bunu Ehl-i Sünnet adına yaptıklarını söylüyorlar.
İran'a ve Şiiliğine gelince. İran'ın Suriye'de, Irak'ta, Lübnan, Yemen ve Afganistan'da neler yaptıklarını elbette unutmuyoruz. Ama o bizim kendi aile içi meselemiz. Bu aile dış tehdide karşı aralarındaki ihtilafları askıya almasını bilir, bilmeli. Bunu bilemediğinde zaten dünya egemenlerinin elinde oyuncak olur.
Şiilerin Ashab-ı kiram hakkındaki görüşlerini İran uydurmadı. Bunlar baştan beri Şiiliğin mutat söylemleri. Tabi bugün İran'ın İslam ülkelerindeki Şiileştirme siyasetlerinde de tekrarlanıyor. Reddediyoruz. Ama bu en az 1200 yıllık bir konudur. Aradan asırlar geçti, halledilemedi, bugün halledebileceğimiz bir mesele değil. Buna rağmen Sünnilerle Şiiler yine asırlarca birlikte yaşadılar ve yeri geldi, bilhassa 1. Dünya Savaşı esnasında Irak Şiileri ile Sünniler aynı Osmanlı saflarında İngiliz'e karşı beraber durdular, beraber savaştılar, kanlarını kaynaştırdılar.

4