Gannuşi'yi cezalandırmaya doyamamak!

Geçtiğimiz günlerde Tunus'tan gelen bir mahkeme kararı, Tunus'ta 5 yıldır yaşanmakta olan bir hikayenin yeni bir halkası gibi. Ama bu halkada yeni sayılacak bir şey yok. 5 yıldır bugün 84 yaşına varmış olan Raşid Gannuşi'nin zindanda üzerine bir kilit daha vurulmasından ibaret. Daha önceki birçok uyduruk davada defalarca hüküm giyen Gannuşi'yi cezalandırmaya doymuyorlar.

"Nahda'nın gizli yapısı" olarak sunulan davada aralarında eski Meclis Başkanı, Nahda Hareketi lideri ve İslam dünyasının en tanınmış düşünür-siyasetçilerinden biri olan Raşid Gannuşi'nin de bulunduğu çok sayıda isim hakkında ağır cezalar verildi. Mahkeme, Gannuşi'yi müebbet hapis cezasına ek olarak otuz yıl daha hapis cezasına mahkûm etti. Eski Başbakan Ali Larayedh kırk iki yıl, diğer birçok sanık ise müebbet hapisle birlikte onlarca yıllık cezalara çarptırıldı.

Kararın hukuki yönü bir yana, mesele artık çoktan hukuki sınırları aşmış bulunuyor. Çünkü burada yargılanan sadece bir siyasi hareket değil; aynı zamanda Arap dünyasında demokrasi ile İslam arasında kurulmaya çalışılan en önemli uzlaşma tecrübelerinden biridir.

Davanın hukuki yönünden ziyade 2021 Temmuz'unda yaşanmış darbenin talepleriyle ilgili olduğunu bilmeyen yok. Ama bunun için hazırlanan dosyanın kökleri 2013 yılında öldürülen iki muhalif siyasetçi, Şükrü Belaid ve Muhammed Brahmi suikastlarına kadar uzanıyor. Her iki isim de dönemin Nahda hükümetinin sert muhalifleriydi. Suikastlar Tunus'u derin bir siyasi krize sürükledi. Aslında suikastler tipik istihbarat operasyonlarıydı. Nahda'ya bu suikastlerden bir fayda düşünülmesi akla mantığa aykırıydı. Ama o tarihten itibaren Nahda'nın rakipleri, hareketin devlet içinde gizli bir güvenlik yapılanması kurduğunu, emniyet ve bürokrasi içinde paralel faaliyetler yürüttüğünü ve bu cinayetlerle doğrudan veya dolaylı ilişkisi bulunduğunu ileri sürmeye başladılar. Bu iddialar zaten failleri yeterince ele vermiş oluyor.

Tabi Nahda ise bütün bu suçlamaları reddetti. Hareket, dosyanın yıllardır siyasi mücadelelerin bir aracı olarak kullanıldığını savundu. Nitekim yıllar boyunca yürütülen soruşturmalarda doğrudan suikastlarla Nahda arasında ilişki kuran kesin bir hüküm ortaya çıkmamıştı. Buna rağmen dosya kapanmadı; aksine Tunus'taki siyasi kutuplaşmanın en önemli sembollerinden biri haline geldi.

Bugün verilen kararlar işte bu uzun hikâyenin son halkasını oluşturuyor. Fakat bu gelişmeleri anlamak için asıl olarak 25 Temmuz 2021'e dönmek gerekiyor.

O gün Cumhurbaşkanı Kays Said, parlamentonun çalışmalarını askıya aldı, hükümeti görevden uzaklaştırdı ve olağanüstü yetkileri kendi elinde topladı. Daha sonra parlamentoyu tamamen feshetti, yeni bir anayasa hazırlattı ve siyasal sistemi başkanlık merkezli yeni bir yapıya dönüştürdü.

Bütün bunlar Arap dünyasının alışık olduğu darbelerden farklı biçimde gerçekleşti. Tanklar sokaklara çıkmadı. Askerler yönetime el koyduklarını ilan etmedi. Radyo ve televizyonlardan darbe bildirileri okunmadı. Tam tersine bütün süreç "halkın iradesi", "anayasal meşruiyet" ve "demokrasiyi kurtarma" söylemleriyle yürütüldü.

Tunus'un bugün yaşadığı trajedinin merkezinde bu bizim "postmodern darbe" vasfıyla aşina olduğumuz paradoks bulunmaktadır. Demokrasiyi ortadan kaldıran şey bu kez demokrasi karşıtı bir güç değil, seçimle işbaşına gelmiş bir siyasal aktör olmuştur.

Siyaset biliminin uzun zamandır üzerinde durduğu "seçimli otoriterlik" veya "anayasal darbe" kavramları tam da bu tür durumları açıklamak için geliştirilmiştir. Yani demokratik mekanizmalar kullanılarak demokratik alanın giderek daraltılması. Tunus bugün bu paradoksun canlı laboratuvarı haline gelmiş durumdadır.

Ancak bu hikâyede asıl dikkat çekici olan şey Raşid Gannuşi'nin şahsıdır. Çünkü Gannuşi herhangi bir İslamcı lider değildir. Hayatının büyük kısmını sürgünde ve cezaevlerinde geçirmiş bir isimdir. Burgiba döneminde baskı gördü. Bin Ali döneminde yıllarca ülkesinden uzakta yaşadı. Fakat onu farklı kılan şey yalnızca çektiği sıkıntılar değil, Arap dünyasında İslamcı hareketlerin demokratikleşmesi yönündeki en ciddi teorik ve pratik dönüşümün öncülerinden biri olmasıdır.

2011 sonrasında Nahda iktidara geldiğinde birçok gözlemci Tunus'un İran veya Sudan benzeri bir yola gireceğini düşünüyordu. Oysa Nahda tam tersini yaptı. Anayasanın şeriat vurgusu içeren maddelerinde ısrar etmedi. Seküler partilerle koalisyon kurdu. Uzlaşmayı çatışmaya tercih etti. Muhaliflerinin taleplerini dikkate aldı. Siyasi kriz derinleştiğinde teknokrat hükümete geçilmesini kabul etti. Ve en önemlisi, seçimle geldiği iktidardan yine seçim ve uzlaşma yoluyla ayrıldı.