"İran'a karşı mücadelede Tevrat'taki ilk doğanların öldürülmesine benzer bir yaklaşım benimsenmeli; eğer üst düzey yetkililere ulaşılamıyorsa çocukları hedef alınmalı."
Silinmiş bir tweetten geriye kalan bu cümle, alabildiğine modern görünümlü bir savaşın geldiği etik-teolojik eşiği anlatmak için fazlasıyla yeterli. Tweeti İsrailli akademisyen (Tel Aviv Üniversitesi Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü üyesi) Orit Perlov, İbranice olarak paylaşmış. Dostumuz Turan Kışlakçı da şu yorum eşliğinde aktarmış: (Perlov) Kendi görüşüne göre, İran'a karşı mücadelede sert bir dinî yaklaşım benimsenmeli ve Tevrat'ta geçen ilk doğanların öldürülmesi felaketine benzer şekilde İranlı çocukların öldürülmesi gerektiğini savundu. Ona göre bu tür taktikler daha önce Gazze'de uygulanmış olup, BM istatistiklerine göre 14 binden fazla çocuk öldürülmüştür. Aynı modelin İran ve Lübnan'da da uygulanmasını önermektedir."Bu tür ifadeleri ciddiye alıp almamak gerektiği çoğu zaman tartışılır; fakat bazen bir söz, tek başına bir zihniyetin kristalize olmuş halidir. Burada da mesele, bir akademisyenin öfke anında sarf ettiği sözlerden ibaret değil. Mesele, şiddetin, katliamın, hatta burada çocuk katliamının kendini nasıl gerekçelendirdiği, hangi hafızaları devreye soktuğu ve nihayetinde kendisini nasıl meşrulaştırdığıdır. İran'a karşı İsrail ve ABD 168 kız çocuğunu öldürerek başladı saldırılarına. Bu çocukları öldürmüş olmaktan dolayı en ufak bir nedamet ifadesi duymadık. Afganistan'da kız çocuklarının okul okumuyor olmasına yakılan ağıtlar burada bombalanan kız çocuklarından esirgendi. Epstein adalarında en sapık zevk ayinlerinin kurbanı haline gelmiş olanlardan da esirgendiği gibi. METNİN TERSYÜZ EDİLMESİ: İBRETİN STRATEJİYE DÖNÜŞMESİGazze'den itibaren İsrail'in sergilediği bütün saldırganlıklara bu teolojik ifadeler eşlik ediyor. Bu tür söylemler, metinlerin nasıl okunacağı meselesini de yeniden gündeme getirir. Çünkü burada Tevrat'a yapılan gönderme, metnin tarihsel bağlamını ya da ahlâkî uyarısını hatırlatmak için değil; aksine onu bir eylem kılavuzuna dönüştürmek içindir. Metin artık anlamak için değil, uygulamak için veya yapılanları gerekçelendirmek için çağrılır. Hermenötik düzeyde olan ile stratejik düzeyde olan arasındaki sınır silinmiştir. Tam da bu noktada, metnin anlamı değil, kullanımı belirleyici hale gelir.
Oysa bu tür anlatıların tarihsel işlevi, çoğu zaman bir zulmü teşhir etmek, onun karşısında bir bilinç üretmekti. Firavun'un İsrailoğullarının çocuklarını öldürmesini anlatan metinler, tavsiye edilen bir model değil, bir uyarıydı. Fakat Batılı medeniyetin ürünü olan modern savaşın dili, bu tür anlatıları tersyüz etme konusunda son derece mahirdir. Uyarı, stratejiye; ibret, araçsallaştırmaya dönüşür. Bu dönüşüm, sadece metinle kurulan ilişkinin değil, aynı zamanda ahlâkî ufkun da ne kadar daraldığını gösterir.
Mağduriyetin evrensel bir etik çağrıya dönüşmesi beklenirken, giderek daha dar bir kimlik siyasetinin parçası haline gelmesi ve oradan "öteki"ne karşı hiçbir ahlaki sorumluluk üretmemesi Siyonist şımarıklığın tipik bir özelliği. Bunu sırası gelince herkes yapar diye asla kabullenemeyiz. Biz Müslümanlar asla bunu yapmayız. Müslümanların savaşta bile nihai hedefi yanlışta olanların doğruyu bulması, düşmanlarımızın hidayete ermesi ve kardeşimiz haline gelmesidir. Bu muhteşem bir farktır, Müslümanlara özgü bir fark.
FİRAVUN'UN ÇOCUKLARI VE TARİHİN TERSYÜZ OLUŞUFiravun'un, İsrailoğullarının erkek çocuklarını sistematik biçimde öldürtmesi salt bir güvenlik politikası değil; bir halkın geleceğini hedef alan ontolojik bir saldırıdır. Tehdit olarak gördüğü şey, henüz büyümemiş, henüz özne bile olmamış çocuklardır, onların büyüdüklerinde kendisine bir tehdit oluşturma ihtimalidir. Bu yüzden onları ortadan kaldırmak ister. Ama olayın asıl gücü, bu zulmün nasıl tersine döndüğünde yatar. Firavun, yok etmek istediği kaderi kendi sarayında büyütür. Musa, onun eliyle yetişir. Zulüm, kendi karşıtını üretir.Bu anlatı, tarih boyunca bir ibret olarak okunageldi. Yani bir halkın çocuklarını hedef almanın, sadece ahlâkî değil, aynı zamanda kaçınılmaz kadere dair bir yanılgı olduğu fikrini taşır. Bugün gördüğümüz şeyse Firavun'un yaptığını gece gündüz yatıp kalkıp kınayanların pratiklerinde onu bir model olarak yeniden üretmesi. Ve burada ortaya çıkan ironi, neredeyse trajik bir berraklığa sahiptir:
Tarih sahnesine Firavun'dan gördüğü zulümle çıkan bir halkın, bugün Firavun'un yöntemlerini benimsemiş olması.
HAFIZANIN YER DEĞİŞTİRMESİ: MAĞDURDAN FAİL'EBu dönüşüm, basit bir çelişki değildir. Daha derin olan, hafızanın işleyiş biçimidir. Çünkü hafıza, sadece geçmişi hatırlamaz; aynı zamanda bugünü kurar. Eğer hafıza, ahlâkî bir uyarı olarak değil de bir hak iddiası olarak işletilirse, kolaylıkla bir şiddet kaynağına dönüşebilir.
Holocaust hafızasının bugün yaşadığı dönüşüm, bu açıdan dikkat çekicidir. Bir zamanlar evrensel bir "bir daha asla" çağrısı olan bu hafıza, giderek daha dar bir güvenlik söyleminin parçası haline geliyor. Ve bu söylem içinde, çocukların öldürülmesi bile "zorunluluk" kategorisine dahil edilebiliyor.Gazze'de on binlerce çocuğun öldürülmesi, İran'da ve bölgenin diğer yerlerinde sivil alanların hedef alınması, artık münferit olaylar olarak değil, bir mantığın tezahürleri olarak okunmalıdır.

5