Kalp krizi oranının sıfır olduğu ilçe halkı nasıl hasta edildi

Bütün kötü beslenme alışkanlıklarına rağmen 55 yaş altı erkeklerde kalp krizi oranı neredeyse sıfırdı ve genel ölüm oranları ülke ortalamasının çok altındaydı.

Çevre kasabalardaki komşularıyla aynı (veya daha kötü) alışkanlıklara sahipti.

Çok yiyorlar çok içiyorlar ve az hareket ediyorlardı.

Roseto kasabasının "sırrı", tıp dünyasında "Roseto Etkisi" (Roseto Effect) olarak yazıldı.

Yani birilerinin dediği gibi sağlık sadece beslenme veya genetikle doğrudan ilişkili değildi, güçlü sosyal bağlar ve toplumsal dayanışma ile doğrudan ilişkiliydi.

Ve bu kasaba bunun en büyük delili oldu.

1960'larda Pensilvanya'daki bu küçük İtalyan-Amerikan kasabasında yapılan araştırmalar, şaşırtıcı bir gerçeği ortaya çıkardı.

Bilim insanları Dr. Stewart Wolf ve sosyolog John Bruhn, yaptıkları incelemeler sonucunda bu durumun ne suyla ne de genetikle ilgili olduğunu buldular.

Asıl fark, kasabanın sıra dışı sosyal yapısıydı.

Sosyal dokunun özellikleri Anadolu'da yaşam tarzına çok benziyordu

Geniş Aile Yapısı: Üç nesil aynı çatı altında yaşıyordu.

Komşuluk İlişkileri: Sokaklarda sürekli etkileşim halindeydiler; komşular birbirini tanıyor ve destekliyordu.

Eşitlikçi Kültür: Zengin ve fakir arasındaki farklar belirgin değildi; gösterişli yaşam tarzı hoş karşılanmıyordu.

Psikolojik Tampon: Bu güçlü topluluk hissi, stresi bir "tampon" gibi emerek bireylerin kalp damar sağlığını koruyordu.

Sonra ne oldu

Sonra Türkiye'de aşağı yukarı aynı tarihlerde bizim başımıza gelenler onların da başına geldi.

1970'lerden itibaren Roseto halkı modernleşip "Amerikanlaştıkça", geleneksel aile bağları zayıflamaya başladı.

Sonuç olarak, kasabadaki kalp hastalığı oranları hızla artarak çevre kasabalarla aynı seviyeye yükseldi.

Bu durum, sağlığın sadece biyolojik değil, sosyolojik bir olgu olduğunu kanıtlayan en önemli çalışmalardan biri olarak kabul edilir.

*

Ümitsizliğin insan enerjisini nasıl tükettiğini, umudun ise insana verdiği enerjinin gücünün büyüklüğünü anlatan şöyle ilginç bir deney var.

1950 yılında psikolog Curt Richter, on yıllar sonra bile umudun gücü tartışılırken hâlâ alıntı yapılan rahatsız edici bir deney gerçekleştirdi.

Bir grup fareyi su dolu büyük cam kaplara yerleştirdi.

Kapların kenarları pürüzsüzdü, tırmanılamayacak kadar yüksekti ve tutunacak bir yer yoktu.

Fareler sadece tek bir şey yapabiliyordu: Yüzmek.

Araştır-macılar, yorulup pes etmeden önce ne kadar süre direneceklerini gözlemlediler.

Sonuç şaşırtıcıydı.

Ortalama olarak, yaklaşık 15 dakika sonra mücadeleyi bıraktılar ve pes ettiler.

Ancak psikolog Richter ve ekibi daha sonra farklı bir şey yapmaya karar verdiler.

İkinci bir deneyde, fareler boğulmadan hemen önce, onları sudan çıkardılar, kuruladılar ve birkaç dakika dinlenmelerine izin verdiler.