Taif heyeti geldiği zaman, Müslümanların Kur'an okuyuşları, namaz kılışları, huşü ve hudu içinde ibadetleri ve İslam'ı yaşayışları kalplerini rikkate getirsin diye Peygamberimizin onları Mescidin hemen yanında misafir ettiğini biliyoruz. Bazı heyet mensuplarının, ashabın evlerine dağıtılarak misafir edilmelerinde, 'halin konuşması' Müslümanların gerek aile hayatlarında, gerekse yaşayışlarındaki güzellikler, etrafında bulunanları etkileyen 'hayat tarzları' çoğunu dalaletten hidayete dönüştürmüştür.
Misafir kaldığı evin avlusunda hasır üstünde kıldığı namazdan dolayı muaheze edilip içeri sokulan Hz. Ebubekir'in namazını düşünelim. Acaba hangi camideki halimiz, hangi mescitteki davranışımız yahut ibâdetimiz etkili oldu Hangi Kur'an okuyuşumuz, hangi namazımız, hangi infakımız, hangi alakamız insanlara tesir etti. Peygamberimizin anlattığı, mağarada kalan çıkış yolu kapanan üç zâtın hali gibi.
Çıkışı imkânsız görünen bu insanlar ne yapacaklarını düşündüler. Sonunda birinin aklına bir fikir geldi: "Arkadaşlar! Herkes hayatında halisane yaptığı bir iyiliği (Sırf Allah için yaptığı bir ameli) anlatsın ve o iyilik hürmetine Allah'a bizi kurtarması için dua etsin." Biz de şu soruyu soralım. Benzer bir durumda karşılaşsak Allah'ın yardımını celb edecek hangi amelimizi vesile kılarak dua edebiliriz Var mı böyle bir amelimiz
Hayatımız yaşadıklarımızdır. Dilimizdeki iddialar, hatıralar, alakalar, mensubiyetler, yaşanmıyor ise; hayatımızı etkileyip yönlendiremiyor ise kendi kendimizi kandırıyoruz demektir. Seviyor-sayıyor göründüklerimizi değil, derece-derece bağlılık arz ettiklerimizi değil, değer ölçülerini ve hükümlerini hiç değil. Sâdece kendimizi kandırıyoruz, avutuyoruz.
İmanımız, dâvâ şuurumuz, meselelere bakışımız pratiğe yansımıyor. Sosyal hayatımızda kendini göstermiyor. Bildiklerimiz, okuduklarımız, dinlediklerimiz, anlattıklarımız nakilden ibaret kalıyor. Peygamber Efendimizden bahsediyoruz, Allah dostlarının hayatından, mevıza kitaplarından menkibeler anlatıyoruz, ancak yeteri kadar etkimiz yok! Ağırlığımız yok! Gidişat bizi sürüklüyor.
Özne değil; nesneyiz. Âyette zikredilen "Üsve-i hasene" olamıyoruz. Sünneti çağa taşıyamıyoruz. Zaman ve mekan üstü bir hayat nizamını dar kalıplar içine sokmaya çalışıyoruz. Okyanusta bile bir katre olmayan halimizi okyanus zannediyoruz. Boğulmakta olan insanları yüzme bilmediği halde kurtarmaya çalışanlar gibiyiz. Eteği tutuşan itfaiyecinin yangını söndürmeye gidişi gibi.
Bugünkü fikri akametin sebebi samimiyetsizliktir. Akıl, istikamet dengesinden kopmuşsa, mazeret üretmeye yarar, taklit şaklabanlıkları yapar, pratik ve teknik oyunlar oynar, kurnazlık komedileri sergiler. Her şeyi becerir, tefekkür edemez, nefs muhasebesi yapamaz, mekaniklikten kurtulamaz. Düşünmekten, iç dünyasına dönmekten kaçar. Nefsin emrindeki iradenin haddi-hududu da yoktur. Bunun içindir ki bir şeyi tuzlarsınız 'kokmasın' diye. Ya tuz kokarsa! Şu soruları sorup cevabını yaşayışımızla vermeye çalışalım
Sevinçli-kederli anlarımızda nasıl davranmalıyız Çocuklarımızı nasıl yetiştirmeliyiz İnsanlarla olan münasebetlerimizi nasıl düzenlemeliyiz İşimizi hangi ahlak ölçüsüyle yapmalıyız Zenginlik-fakirlik meselelerinde neleri gözeteceğiz Hayat tarzımız ve üslubumuz ne olmalı Sosyal meselelere nasıl bakacağız İslam bu soruların özünü bildirmiş. Biz bunları yok sayarsak; 'inandım' deyip de dar manada ibadetin yapabildiğimiz kadarını yapar, yapamadığımızda af dileyerek keyfimizce düşünür yaşarsak; 'din bir vicdan işidir' deyip, fikri ve fiili hayatımızda İslam'ı hiç hatırlamazsak; bir farklılık ortaya çıkmaz.

4