Kur'an-ı Kerim, müminleri uyarıyor!

Kur'an-ı Kerim, müminleri uyarıyor!

YAŞAR DEĞİRMENCİ

Dışarıda bize düşmanlık eden, gönüllerimizi ayırmaya çalışan o kadar çok odak var ki. Bunlara karşı birleşmekten, kardeş olmaktan başka yolumuz yok. Aksi takdirde bütün gücümüzü kaybederiz

Ne zaman bir olsak, iyi işler yapsak mutlaka şeytan ve nefislerimiz şer üretmeye başlar. Gücümüzü, kuvvetimizi zafiyete uğratır. Elimizdeki gücü ve imkânı sarsar. Elimizdekini alır ve bizi ortalıkta perişan hâlde bırakır. Ondan sonraki yakınmaların, eyvah'ların hiçbir manası yoktur. Giden gitmiştir, geri gelmez.

Yüce Rabb'imizin verdiği her imkân ve güç aslında bir imtihandır. Yüce Rabb'imiz imkânları ve gücü, nimet ve fırsatları nasıl kullandığımıza bakar. Yanlış kullanırsak ibadetimize ve samimiyetimize bakmadan alır. Bir daha da vermez.

Bildiğiniz gibi Uhud, Hz. Peygamber'in başkomutanlık yaptığı bir savaştır. Bu savaş sahabenin söz dinlememesi sonucunda ağır darbeyle kapanmıştı. Elbette burada hepimizin alacağı ders vardır.

Kur'an-ı Kerim, müminleri uyarıyor. Gücünüzü, kalplerinizi, himmet ve gayretinizi birleştirmezseniz tümünü yitirirsiniz buyuruyor. Ayet şöyledir:

"Hep birlikteAllah'ın ipine (Kur'an'a) sımsıkı sarılınız. Parçalanıp bölünmeyiniz. Allah'ın size olan nimetini hatırlayınız. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz ve O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O'nun nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz. (3 Âli İmran, 103).

Söz açık, ayetler net. Birleşmekten, kardeş olmaktan başka yol yok. Yoksa sarsılırız, gücümüzü kaybederiz.

Patlayan bombalarda bizim de payımız var. Aile yapısı, sosyal hayat, komşuluk ilişkileri... Her şey zedelenmiş. Kendi alemimizde bozukluklar mevcut; düşüncelerimiz birbiriyle ittifak halinde değil. Elimiz gözümüzle, gözümüz dilimizle, dilimiz kalbimizle barışık değil. Küçük küçük musibetler büyüyerek büyük afetlere dönüşüyor. Büyük yangınların küçük kıvılcımlardan çıktığı gibi.

O bombaları atan irade; insanlıktan nasip almamış, bir çocuğu kucağına alıp sevememiş, bir yoksulu sevindirememiş, birinin sırtını okşamamış, birine bir tas çorba verememiş bir iradedir. Sadece ihtiras, sadece kazanç, sadece başkasının elindekine göz dikme hırsı var. Göle düşen taşın halkalar halinde büyümesi gibi; biz de önce kendi dairemizde güzelliğe kavuşmalıyız. İçimizdeki o letafeti başkalarına da hissettirmeliyiz. Biz bir çiçeğe, suya ve ağaca merhamet edemiyoruz ki birbirimize ve toplumlara merhamet edelim. Gözyaşının dinmesi için önce insanın kendi iç barışını tesis etmesi gerekir.

Dış ve iç düşmanlarımızın tek sermayeleri gönüllerimizin ayrışmasıdır.

Dar dairemizde üzerimize düşeni yaptıktan sonra, başkalarının eksiklerini bir "kuyumcu hassasiyetiyle" gidermeye çalışmalıyız. İşte o zaman bizim bir Uhuvvet Dağımız olur. Sırtımızı yaslayacağımız sağlam bir kale. Ve hiç kimse o zaman mazluma, masuma, çoluğa çocuğa yaklaşamaz, can yakamaz. Okyanus ötelerinden gelip hayatları tarumar edemez.

Hani Hazreti Ömer, komutanına "Ya Sare cebele, cebele!" diye seslenirken aslında istikbale şu mesajı veriyordu: "Ey Müslümanlar! Sırtınızı yaslayacağınız kuvvetli bir dağınız olsun!" İşte o dağ; uhuvvettir, ihlastır, sebattır, istikamettir. Biz böyle bir dağın sahibi olursak, onun gölgesi ve sağlamlığı bizi her türlü şerden muhafaza edecektir.