15 Temmuz'u ayet ve hadis ışığında değerlendirelim!

Cemaatin ve insanımızın düştüğü/düşürüldüğü bu durum; hakikati değil, kendi tarafını yüceltmesidir. Halbuki Kur'an-ı Kerim: "Hakkı ayakta tutun, adaleti gözetin, bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin." (5 Maide 8) buyurarak aidiyetten önce adaleti merkeze koyar. Bu da gösterir ki İslâm'da sadakat, ancak hakkın ve adaletin hizmetinde meşrudur. Taassup ise cahiliyenin kalıntısıdır.

İslâm'da itaat esastır. Ancak bu itaat mutlak değil, sınırlı ve meşruiyet dairesindedir. Kur'an-ı Kerim'de itaatin ancak Allah ve Resulüne dayalı olduğu müddetçe geçerli olduğunu bildirir. Kayıtlı ve şarta bağlı itaat vurgulanır. Nitekim Peygamber Efendimiz: "Allah'a isyan olan bir konuda mahlûka itaat yoktur." buyurmuşlardır.

Bu prensibin en açık örneği, Peygamberimizin bir seriyye (küçük askeri birlik) görevlendirmesi sırasında yaşanmıştır. Komutan askerlerine itaatsizlik yaptıkları gerekçesiyle ateş yakmaları ve ateşe girmelerini emreder. Askerler kararsız kalır. Medine'ye döndüklerinde yaşadıkları durumu Peygamberimize anlatırlar.

Peygamber Efendimiz bu emri kesin bir dille reddeder.

"Eğer o ateşe girseydiniz kıyamete kadar o ateşte kalırdınız." Bu hadis İslâm'da liderliğin sorgulanamaz mutlak bir otorite dönüşmesine izin verilmediğini göstermektedir. Peygamber Efendimiz; sorumluluk gerektirdiğini, itaatinde meşruiyet sınırlarıyla kayıtlı olduğunu öğretmiştir. Fanatik, taassuba kapılan yapılar ise bu sınırları siler süpürür. Liderlerini ise neredeyse masumlaştırır.

Sorgulamayı hainlikle eş tutar. 15 Temmuz'da yapılanlar 252 şehit verilmesine sebep olanlar; masum müdafaasız insanları acımasızca tankların altında bırakan, ihtilâllerde bile bombalanmayan TBMM'sini bombalayan, devletimizi yıkmaya, vatanımızı bölmeye, bayrağımızı indirmeye, dinimize uymaya değil, kendi koydukları ölçülere uydurup Batı uşaklığına götüren bir hareketin içinde bulundular.

Üstelik bu hainliği, ihaneti yapanlar dindarlardı. Ama vahiy ve sünnet dindarlığı değil, fanatizmin emrindeki dindarlıktı. Bu katliamı yapanlar Besmeleyle silahı kullanan oturarak su içerek dindarlığını gösteriyorlardı. Allah ve Resulünün ölçülerinin emirlerinin, yasaklarının yerini Siyonizm'in emrindeki ABD ve ortakları olan Batı (İngiltere, Fransa, Yunanistan ve diğer Hilâl Haç mücadelesinde Haç'ın yanında bulunanlar) almıştı. Uydukları, tâbi oldukları güç de küfrün yanında olmaktı.

Oysa İslâm; aşırılık din adına da olsa Allah ve Resulü tarafından reddedilmiştir. Peygamber Efendimiz: "Helak olanlar aşırı gidenlerdir" buyurmuştur. Burada aşırı gidenler ifadesi; dini zorlaştıran, kendi anlayışını mutlak doğru sayan ve bu doğrultuda başkalarını dışlayan kimseler için kullanılmıştır. Bu tarz kişiler; ibadetleri, yorumları, davranışlarıyla dini bir zorluk sistemine dönüştürürler.

Hâlbuki Rabbimiz. "...Allah sizin için dinde bir zorluk kılmamıştır..." buyurmuştur. Bu aşırı yapılar; sadece kendilerinin doğru yolda olduklarına inanır ve diğer müminleri dışlar. Hatta tekfir ederler. Böylece ümmetin birlik ve beraberliği bozulur. Müslümanlar birbirine düşman hâle gelir. Hepimizin bildiği ama uygulamadığı şu hadisi unutmayalım. "Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz."