Yapay zekâ ve bizdeki zekâ

Bu yıl ekonomi alanında Nobel Ödülü'nü ortak bir çalışma ile gururumuz Daron Acemoğlu diğer iki ekonomistle aldı. Bu üç ekonomist uzun yıllar alan teorik ve ampirik çalışmalar ile geliştirdikleri yaklaşım çerçevesinde bir ülkede siyasi ve ekonomik kurumların etkinliğinin ülke refahını nasıl etkilediğini sorguladılar.

Ekonomistler iki tür politik sistem üzerine kurguyu yaptılar: Biri siyasi özgürlükleri ve mülkiyet haklarını geniş bir şekilde dağıtan, yasaları uygulayan ve kamu altyapısını halka sunan bir devlethükümet; diğeri gücü küçük bir elitin (bir avuç insanın) elinde toplayan ve sürdürülebilir, geniş tabanlı büyüme yaratmada başarısız olan çıkarcı bir devlet hükümet.

Fotoğraf oldukça açık değil mi

İnsan ister istemez bu hükümet sınıflandırmasını ülkemizdeki durum ile değerlendiriyor hemen.

Hem de her yönüyle: siyasi, ekonomik, onların detayları ve benzeri konularda.

Mülkiyet hakkı diyor Daron hoca.

Hemen aklımız bunun taze örneği geliyor doğal olarak.

Maraş merkezli depremde yıkılan, yıktırılan ve ağızları sulandıran o rezerv alanı yaklaşımı ile kanuna uydurulmuş, hukuki sınırlara sokulmuş rantın tek elde ya da birkaç kişinin etrafında toplandığı durumu anlıyor ve görüyoruz.

Mülkiyet hakkı deyince konumu, geri kalmış ülkelerden bile geriye düşen ülkemizin ekonomik performansındaki başarısızlığı ve onun ortaya çıkardığı yıkım geliyor akla. Sıcak para bulduğunda kredi musluklarının elit bir tabakaya yönlendirilerek yatırıma ve daha çok da yeni yaratılan rantla yatırıma dönüşmesinin gazı dışında yenilikçi, toplum için ve daha da önemlisi onun geleceği için hiçbir adım atılmayan bir yapısal bozukluktan başka bir şey görmüyor insan.

Sorular çok, yanıtlar belli esasında.

Potansiyel ekonomik büyüme oranının her yıl yüzde 6-7'lerde olduğu ülkemizin neden yıllarca büyüyemediğinin, büyüse bile bunun yüzde 2-3 gibi cılız oranlarda kaldığını anlamak için bu kurumsal yapıya bakmak gerekmez mi