Biliyorsunuz, başımıza ne geldiyse bazen inat bazen de bilerek, isteyerek uygulanan, bir grubun faydasına ama ülkenin zararına olan ekonomi uygulamalarından geldi ve gelmeye de devam ediyor.
Faiz ile enflasyonun birlikteliği bu süreçte genellikle din sosu ile karıştırılarak sunuldu sizlere.
İlginç ve o kadar da yanlış yorumlanan bir birliktelik.
Sürecin sosunu bir kenara bırakarak sıkıcı da olsa teori ile uygulamayı bütünleştirici yapıyı bugünkü yazımıza taşıyacağım.
Başlayalım.
Türkiye'de faiz tartışması çoğu zaman tek bir değişkene sıkışıyor: Enflasyon. Enflasyon yüksekse faiz de yüksek kalmalıdır.
Oysa para politikasının teorik çerçevesi bundan daha geniştir.
Merkez bankaları fiyat artışlarına ve ekonominin üretim kapasitesini ne ölçüde kullandığına da bakar. Enflasyon hedefin üzerindeyse faiz yukarı yönlü, üretim ise potansiyelin altında kalıyorsa aşağı yönlü baskı oluşur.
Ülkemizde bugün dikkat çekici olan, bu iki etkinin aynı anda ters yönlerde çalışmasıdır.
Bu durumda işgücünün yapısı faizi belirleyen faktörlerin başında gelir. İlginç olan ise bu konunun birkaç ekonomist dışında analiz dışında kalması.
Öncelikle işsizliği kendi sınıflaması kapsamında ele alıp faiz oranına bağlayalım.
Ülkemizde bugün dar tanımlı işsizlik oranı yüzde 8 civarına kadar gerilerken geniş tanımlı atıl işgücü (geniş tanımlı işsizlik oranı) yüzde 30'a yakın seyrediyor. İlk göstergeye bakıldığında işgücü piyasasının oldukça "sıkı" olduğu düşünülebilir. İkincisi ise bambaşka bir tablo çiziyor: alışmaya hazır olduğu halde iş bulamayanlar, yeterince çalışamayanlar ve işgücü piyasasının "kenarında" bekleyen milyonlarca insan.
Ekonomi açısından bunun anlamı açıktır. Kullanılmayan emek, kullanılmayan üretim kapasitesidir söz konusu olan.
Dolayısıyla atıl işgücünün bu kadar yüksek olduğu bir ekonomide gerçekleşen üretimin potansiyel üretime ne kadar yakın olduğu yeniden düşünülmelidir. Eğer üretim potansiyelin altında kalıyorsa ortada "negatif bir çıktı açığı" vardır. Normal koşullarda bu durum para politikasına faizleri aşağı çekme yönünde alan açar.
Türkiye'de ise bu alan kullanılamıyor. ünkü diğer tarafta enflasyon var. Üstelik yalnızca gerçekleşen enflasyon değil, geleceğe ilişkin fiyat beklentileri, kur davranışları ve ekonomik aktörlerin fiyatlama alışkanlıkları da faizlerin hızla indirilmesini zorlaştırıyor.
Ekonomi bir taraftan kullanılmayan emeği üretime çekmek için daha düşük finansman maliyetine ihtiyaç duyarken diğer taraftan fiyat istikrarını koruyabilmek için yüksek faiz taşımaya devam ediyor.
Sorunun daha can alıcı kısmı ise ölçüm tarafında başlıyor.
Enflasyonun ölçümünde bir sapma varsa bunun etkisi yalnızca açıklanan fiyat artış oranıyla sınırlı kalmaz. Fiyat göstergeleri nominal üretimin reel üretime çevrilmesinde de kullanılır. Dolayısıyla enflasyondaki ölçüm problemi reel büyüme hesabını, potansiyel üretim tahminini ve sonuçta çıktı açığını da etkileyebilir. Para politikasının temel aldığı iki önemli gösterge aynı ölçüm zincirinden etkilenmiş olur.
Burada Merkez Bankası'nın kendi araştırması özellikle önemli bir yapıya parmak basıyor.
TCMB, işgücü piyasasını yalnızca manşet işsizlik oranıyla değerlendirmiyor. Oluşturduğu Bileşik İşgücü Piyasası Endeksi'nde 23 farklı gösterge kullanıyor. Atıl işgücü, potansiyel işgücü, toplam çalışma saatleri, açık işler ve ilan başına başvuru sayıları bunların arasında yer alıyor.

31