Ölmek gibi bu yandan, doğmak gibi o yandan

Seyyid Kutub ,"Ölüm, hayat sofrasından dökülen kırıntılarla beslenir" der, hapishaneden kız kardeşi Emine Kutub'a yazdığı mektuplardan oluşan ve "elest bezmi"nden ana rahmine, oradan dünyaya ve sonra ahirete doğru uzanan çeşitli evreleriyle hayatın sonsuzluğunu müthiş bir derinlikle işlediği "Ruhun Sevinci" adlı risalesinde. Geçen ay vefat eden Pınar Yayınları kurucusu Cevat Özkaya ağabeyin Marmara İlahiyat camiinde kılınan cenaze namazından sonra bir dostumun "Dünya hayatı işte. Biraz sonra da bir düğüne gideceğim" demesi üzerine düşünmüştüm üstadın bu sözlerini. Ölüme, ölümlere rağmen hayat devam ediyor dediğimi hatırlıyorum.

25 Ekim 2026 Pazar günü Ağrı'nın Hamur ilçesinde meydana gelen elim bir kazada aynı arabada bulunan ablam Vesile Kızılboğa, eniştem Dursun Kızılboğa, yeğenlerim Adem Kızılboğa ve Ferhat Kızılboğa'nın hayatlarını kaybettiklerini haber alınca, ölümün bu ağır sadmesi karşısında hayatın, Seyyid Kutub'un sözünü ettiği gücünden kuşku duymaya başlamıştım. Tesellisi zordu, hatta imkansızdı. Dile kolay, aynı aileden dört kişi feci şekilde can vermişti. "Teselliden nasibim yok hazan ağlar baharımda" dedirten bir şivan. Ölümün bu acımasız gücü karşısında ne yapabilirdi ki hayat. İstanbul'dan Ağrı'ya giderken yol boyunca, yıllardır dilimden düşmeyen "Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm/ Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm" dizelerini gerçekliği olmayan bir şair coşkusudur diye düşünmüştüm.

Hadise o kadar acı, ölümün darbesi o kadar sarsıcıydı ki Ağrı'dan, Van'dan tanıyan, tanımayan binlerce insan akın etmişti taziyeye. Herkes bu ağır darbeyi alan, ölümün sadmesi karşısında beli bükülen bizlere destek olmaya koşmuştu. Şehrin ufkunu karartan yağmur bulutları değil, ölüm karanlığıydı.

Ara ara Ağrılı dostlarım, Üniversiteden hocalar bu karanlıktan kurtarmak ister gibi şehirde dolaşmaya çıkarırlardı. Yine de hayat emareleri gözümde ölümden artakalan kırıntılar gibi görünüyordu. Sonra taziye evine geri döndüm. Ölümün namı, dehşeti, acısı kol geziyordu. Hayattan eser yok gibiydi. Yeğenlerimden biri ağlayarak boynuma sarılırken "ne ağır imtihandır boynumdaki" demekten alamadım kendimi. Ölümün ne denli ağır bir darbe olduğunu biliyordum aslında, daha dün gibi gencecik evladımı teslim etmiştim ölüme çaresizce. Nasıl bozduğunu biliyordum insanın ağız tadını. Resul-i Ekrem'in "ağız tadını bozan ölümü çokça anın" sözleri hiç aklımdan çıkmazdı. Ama hep başkasının ölümünü düşünüyordum, hep başkalarına yanıyordum. Bu sefer fark ettim ki ben kendi ölümüme yanıyorum aslında. Ölüme teslim olmuşum. Gözlerimin önüne gelen sıra sıra cenazelere bakarken "Bu benim kendi ölüm, bu benim kendi ölüm; bana geldiği zaman, böyle gelecek ölüm" dedim. O kadar yakındı bana ölüm, hayattan daha fazla.