Nevruzda Hürmüz Boğazına girilmez

Köyün meteoroloji uzmanıydı Şükrü amca. Her zaman yanında taşıdığı maarif takvimini cebinden çıkarır, yarın veya birkaç gün sonra hangi hava hadisesinin yaşanacağını büyük bir gururla haber verirdi etrafındaki insanlara. Bitmek nedir bilmeyen kara kışın bir vaktinde ilk cemrenin havaya düştüğünü haber verdiği zaman, köylüler artık kışın sonuna yaklaşıyoruz diye sevinirlerdi. Meşhur takvimini çıkarmak üzere elini cebine atarken bir yandan da uyarırdı. "Hemen umutlanmayın, bir fırtına daha var. Takvim öyle diyor". Diliyle ıslattığı şehadet parmağı takvimin sayfalarını çevirirdi o sırada. "Hah, buldum" dedikten sonra askerde "Ali okulu"nda öğrendiği Türkçesi ve "çakır-çukur heceleme devri"nden kalma okuması ile "Qo-ce qoa-rî so-ğu-ğî" derdi. Bildiğiniz "kocakarı soğukları". Araplar "Berdu'l Acuz" derler. Bizim oralarda Kürtçe "Gîskê pîrê" adı verilen fırtına. Kocakarının oğlağı yani. "Berdu'l acuz" ve "kocakarı soğukları" tesmiyesinin altını dolduran hikayeler vardır mutlaka, ama ben bilmiyorum. Yaşlı kadının oğlağının hikayesini ise çokça dinlemişliğim var. Birazdan anlatacağım. Şükrü amcayı ve meteorolojik öngörülerini hatırlamamın sebebi, nevruzdan sonra memleketteki kız kardeşimle telefonda görüşürken buralarda gîskê pîrê fırtınası var demesiydi.

Hikaye şöyle: Köyün birinde yaşlı ve huysuz bir kadın (Pîrê) yaşarmış. Kimseyi dinlemez, uyarıları dikkate almaz, tecrübesine, görmüş geçirmişliğine pek güvenirmiş. Az biraz da tevekkülü zayıfmış anlaşılan. İşte bu yaşlı kadının bir oğlağı varmış. Kışı geçirmesi için gerekli olan tüm hazırlıkları yapmış ve adeta gün, ay hesabını yaparak lazım olan yemi, otu, samanı hazırlamış. "Hesaplamalarıma göre bu yem oğlağı nevruza çıkarır" demiş. Komşular, "o kadar kesin konuşma, mümkünse biraz daha saman, ot tedarik et. Kıştır bu, tam bitti dersin, fırtına kapıyı bacayı tutar" demişler. Ama nafile, hesaplarına, tecrübesine çok güvenen kocakarı uyarıları dikkate almamış, "nevruz dedik mi artık bahardır" demiş. Gerçekten de tam nevruz günü yaşlı kadının samanı, otu falan bitmiş. Bu arada bahar da yüzünü göstermiş. Yaşlı kadın, dere kenarlarında karların erimesiyle ortaya çıkan ve yeşil yeşil göz kırpan çimenleri görmüş ve oğlağını otlamak üzere salmış. Fakat aniden hava bozulmuş, kardan, fırtınadan göz gözü göremez olmuş. Oğlağı zor da olsa içeri sokabilmiş ama fırtına da bu senenin nevruzdan beri hala devam eden İstanbul yağmurları gibi günlerce devam etmiş. Zavallı oğlak açlıktan ölmüş. Yaşlı kadın da ne kadar güçlü, hazırlıklı, tedbirli olunsa da tabiat kanunlarıyla baş edilemeyeceğini acı bir tecrübeyle öğrenmiş.