Müslüman bir ailede İslam'ın kucağına doğmak

Bir dostum anlatmıştı. Avrupalı Müslüman bir genç, bir gün İstanbul'a onu ziyarete gelmiş. Önce İstanbul'un tarihi yerlerini gezdirmiş, sonra da birkaç kere ev sohbetlerine götürmüş. Genç adam, şahit olduğu manzara karşısında adeta büyülenmiş. İnsanların oturup kalkmasını, küçüklerin büyüklere gösterdiği içten saygıyı, büyüklerin küçüklere sevgi ve merhametle yaklaşmasını, kadın erkek ayrı yerlerde oturmasını (Haremlik-Selamlık), sohbetlerin konusunu hayranlıkla izledikten sonra dostuma dönüp şöyle demiş: "Müslüman bir ailede, Müslüman bir toplumun bağrında dünyaya gelmek, büyümek nasıl bir nimettir bir bilseniz. Biz, İslam nimetine kavuşmak için büyük arayışlar gerçekleştirmek zorundayız. Belki de büyük bir mucize görmemiz gerekir. Çünkü İslam'a karşı öylesine ağır ve karalayıcı bir propaganda yapılıyor ki bu sisi aralayıp Müslüman olmak insanüstü bir çaba gerektirir. Ayrıca bizim oralara gelen Müslümanlar da ahlak, davranış ve temsiliyet açısından son derece yetersizdirler. Hatta içlerinden iyi niyetli biri, birilerine İslam'ı tebliğ etmeye kalksa, Avrupalılar ona "sizin bizden bir farkınız yok. Hatta ahlak ve davranış bakımından bizden çok daha fazla tefessüh etmişsiniz. Böyle iken ne diye Müslüman olalım" cevabını verirler. Yani Müslümanlık, düşmanlarının kara propagandası ile sözde dostlarının ahlaki seviyesizliğinin cenderesine alınmış vaziyettedir. Bunlara rağmen Müslüman olabilen biri bir mucize gerçekleştirmiş sayılır. Dolayısıyla Müslüman bir ailede ve Müslüman bir toplum içinde doğup yaşadığınız için ne kadar şükretseniz azdır". Ailelerimizin dışı onu, içi bizi yakar kabilinden bir acı tebessümle karşılık vermiştim dostuma. Belki Avrupalı Müslüman'ın kendi toplumundaki tevhid kıtlığına bakarak bizi bahtiyar addetmesi normaldir, ama bizim de halimizin pek iç açıcı olmadığı aşikar.

Kuşkusuz sadece dışarı gidenlerimiz değil, içeride kalanlarımız da İslam'ın öngördüğü ahlak ölçüleri dahilinde bir hayat yaşamaktan büyük ölçüde uzaktırlar. Ama her şeye rağmen sağlam kalmış, kalabilmiş aileler, toplumun gidişatı üzerinde etkili olacak nesiller yetiştiriyorlar, yetiştirebilirler.

Bazen ülkemizde, 12 Eylül döneminde olduğu gibi "İslamizasyon" adı verilen süreçler başlatılır. Bu süreçlerde başörtüsü gibi İslami semboller yaygınlık kazanır. İslam'ın bu yükselen dalgasında gemilerini yüzdürmek isteyen alimler, kanaat önderleri türer. Ekran ekran dolaşarak gerdan kırıtan bu kimseler Müslümanlık adına mangalda kül bırakmazlar. Buna, sokağın İslamlaşması ve İslamlaştırması da denebilir. Fakat bu rüzgar dinince ve süreç sona erince, diğer bir ifadeyle egemenlerin İslam'a ihtiyacı kalmayınca, gıdasını aileden değil, süreçlerin beslediği sokaklardan alanlar, itiraf kabilinden "başörtüsünden kurtuluş" (!) videoları çekmeyi de ihmal etmeyerek yavaş yavaş özlerine dönerler. Ekranların uleması da İslam'ın temellerine saldırmayı yeni vazife bellerler. Geminin batmakta olduğunu düşünerek firar etmeden önce, her gün ekranları parselleyerek İslam'a saldırdıkları oranda ve Allah'ın katında itibar kaybetmeye karşılık olarak egemenlerin nezdinde itibar kazandıklarını düşünürler. Elhak, itibar da görürler. Günümüzde olduğu gibi dünün müfessiri, davetçisi, İslamcısı, aydını deist, teist, agnostik ve bilmem ne bela olmanın yarışına girerler. Yani rüzgara göre tavır alanlar, rüzgarın yön değiştirmesi ile tavırlarını değiştirirler. Geride ailelerinden gerekli terbiyeyi almış Müslüman nesiller kalır. Bir de hala İslami görünümün kazançlı olduğunu düşünenler. Selin gidip geride kumun kalması gibi. Tabi kalan kumun arasında çer çöp de eksik olmaz. Bizim kimliğimizin, Müslümanlığımızın sosyolojik göstergesi ailenin beslediği bu nesillerdir. Şan, şöhret, para, pul, makam rüzgarlarının savurduğu sokak beslemesi kimseler değil. O yüzden yazılarımda sık sık ailedeki İslami terbiyenin önemini vurgularım.