Mevlid bid'at mıdır

Mevlid-i Nebi haftasını kutluyoruz. Her sene olduğu gibi bu sene de kadim "Mevlid bid'attır. Kur'an'da sadece kadir gecesinden bahsediliyor" tartışması yapıldı. Bu tartışmaya acizane bir katkım olsun istedim.

Medeniyetin kurucusu dindir; felsefeyi, kültürü, edebiyatı ise medeniyet üretir. Medeniyet, dinin halka inmiş, onlara mal olmuş halinden ibarettir. Ülkemizde yaygın bir yanılgı var, medeniyeti felsefe üretir diye. Oysa felsefenin halka, halkın en alt katmanlarına sirayet etme, dolayısıyla medeniyet halini alma kabiliyeti yoktur. Çünkü felsefe kendini bir üst tefekkür alanı olarak kurgular, konumlandırır. Bu yüzden halka hitap etmez. Halkın hayatına dokunan bir tarafı yoktur felsefenin. Halkın kendisini anlamayacağını bildiği için de söylem, anlam ve tavır olarak halkın semtine uğramaz filozof. Sonunda halk ile bütün yaşam bağlarını koparır. Ünlü filozofların ömürlerinin sonunda dağlara, mağaraların oyuklarına, kulübelere sığınarak ölümü beklemeleri bu yüzdendir. Buna karşılık peygamberlerin genellikle dağda, inzivada vahyi aldıktan sonra şehre inmeleri, halkın arasına karışmaları medeniyet kurucu bir tavırdır. Tabilerine, sonraki nesillere bir medeniyetin nasıl kurulacağının işaretini vermeye yöneliktir. Medeniyeti var eden özelliğin, dağ gibi zirveler ile beraber en aşağı katmana, tabana, aynı anda hitap edebilme kabiliyeti olduğunun mesajıdır. Nitekim filozofun ürettiği felsefe, onun ölmesiyle birlikte ya tamamen unutulur ya da kitap sayfaları arasında yahut yine üst perdeden konuşan filozofların atıflarında etkisiz, ruhsuz bir hatıra olarak kalır. Marksizm'de olduğu gibi bazen, silah zoruyla dayatılır. Nitekim onun da tutmadığı kısa sürede görüldü. Peygamberlerin sundukları din ise, dünya durdukça devam eder. Çünkü din, sıradan insanın refleksi, günlük, mevsimlik, ömürlük davranışı olma kabiliyetine sahiptir.

Kur'an'da Peygamberimizle ilgili olarak şöyle buyuruluyor: "Biz seni...etrafını aydınlatan bir ışık olarak gönderdik" (Ahzab, 46). Kuşkusuz bir alim için bu ifade, Hz. Peygamberin (s.a.s) rehberliğini, Allah'a, evrene, eşyaya, dünya ve ahiret hayatına ilişkin doğru bilgiyi aktarmasını, insanlığı bu bağlamda aydınlatmasını anlatır. Alimler, buradan hareketle Hz. Peygamberin yol göstericiliğine dair fikirler, bireysel ve toplumsal kurallara dair analizler üretirler. Sıradan bir insan ise peygamberi somut ışıkla özdeşleştirir. Onun bizatihi bir ışık olduğunu tasavvur eder. Buna dair söylemler, hikayeler, şiirler üretir. Bu bakımdan alimin çıkarımından daha işlevsel ve daha kalıcıdır.

Anadolu'nun bir köyünde, camide ezanı dinleyen cemaatin, müezzinin "Eşhedu enne Muhammeden Resulullah" dediğinde ellerinin baş parmaklarıyla gözlerini ovduklarını görebilirsiniz. Bu, ışıktan ibaret olduğuna inandıkları peygamberin onların gözlerinin de ışığı olduğuna ilişkin bir tavırdır. Çocukluğumda annemin peygamberimizden bahsederken "Ronahiya çavan" (Gözlerin aydınlığı, ışığı) dediğini hiç unutmam. Mesela "Ronahiya çavan şöyle demiş" derdi. Sıradan insanların bu çıkarsaması, yukarıdaki ayetin anlattığı hakikatten bir sapmayı değil, peygamberin sunduğu dinin halka sirayet etme kabiliyetini ifade eder. Halk katmanı ise sosyolojinin en dirençli, en sert tabakasıdır. Entelektüellerin, üst tabakalara mensup insanların herhangi bir sarsıntıda dinden şu veya bu oranda uzaklaşmalarına karşın, halk kesiminin sert bir kaya gibi yerinden oynamaması bunu gösterir. Bu yüzden birçok alim, kocakarı imanına sahip olmayı temenni etmiştir.