Kaybedecek bir şeyiniz yoksa özgürsünüz

Geçen yüzyılın seksenli yıllarının başı. Türkiye'de yoksulluk diz boyu. Üniversite öğrencisiydim o yıllarda. Yokluğun dibini yaşıyorduk. Hali vakti yerinde olan arkadaşlarıma, harcamalarına baktıkça da kendi halime içten içe üzülüyordum. Bir sınıf arkadaşım vardı. Birkaç arkadaşla birlikte bir ev tutmuşlardı. Akşamları genellikle onlara gider, geç vakte kadar sohbet ederdik. Sonra kaldığım yurda geri dönerdim. Bir gün memleketinden bir misafiri gelmişti. "Dayımın oğludur" dedi (sonra aslında adamı tanımadığı anlaşıldı ya, neyse uzun hikaye). Adam müthiş hoş sohbetti. Dersten çıkar çıkmaz onun yanına giderdim. Bir hafta kadar kaldı. Hepimizle kırk yıllık ahbapmış gibi dostluk kurmuştu. Bir akşam arkadaşların evine gidince, adamın evde olmadığını gördüm. Ama arkadaşların suratından düşen de bin parçaydı. Ne oldu, dostumuz nerede diyecek oldum, hep bir ağızdan sordular: Senin ne kadar paranı aldı Hiç, dedim, şaşkınlıkla. Bu sefer onlar şaşırdı. Hepimizi soyup soğana çeviren adam nasıl olur da senin bir şeyini almaz dediler. Mesele anlaşılmıştı. Adam bir hafta boyunca arkadaşları kendine inandırmış ve sonra da çeşitli vaatlerle bütün paralarını alıp kaçmıştı. Bir arkadaşımın çok sevdiği pahalı bir saati vardı, onu bile almıştı zalim. Benden bir şey almamıştı tabi, çünkü verecek paramın olmadığını tahmin etmişti. Adamın, arkadaşlarımın harçlıklarını, eşyalarını çalmasına üzülmüştüm ama ilk defa yoksul olduğuma da sevinmiştim. O günden sonra "bazı yoksulluklar vardır ki zenginlikten daha hayırlıdır. Bir zenginlik de vardır ki başa beladır" şeklinde bir kanaate sahip oldum.

Mesela bugünkü petrol zengini ülkelerin durumu. En son, dünyanın en büyük petrol rezervine sahip Venezuela'nın başına gelenleri hepiniz gördünüz. İran'ın nasıl çökertildiğini, Körfez ülkelerinin ne şekilde haraca bağlandıklarını bilmeyeniniz yoktur. Daha dün Trump, "Venezuela'ya müdahale ettikten sonra dünya petrolünün %55'ine sahibiz artık" dediydi böbürlenerek. Yani petrolü, nadir elementi, şusu busu olmayan ülkeler, bunlara sahip ülkelere bakıp yoksulluğunuza üzülmeyin. Varlık sahibiyiz, zenginiz diye böbürlenen ülkelerin diz üstü çökmeleri, okyanus ötesinden bir dayı oğlunun gelmesine bakar. O halde soyulamayacak olmanıza sevinin bencileyin. İbn Haldun "insanların bu şekilde birbirlerinin sahip oldukları şeyleri zorla (hile ve hırsızlıkla) almaları insan tabiatının temel özelliklerinden biridir" der. Yani güçlü olanın, zengin ülkelerin varlıklarına Amerika'nın yaptığı gibi çökmesi, insan tabiatının bir gereğidir. Bunu önlemenin yolu, adil bir dünya düzeninin kurulmasıdır.

İslam'ın adil, özgür düzeni ortaya çıkmadan önce Arap yarımadasının durumu, yukarıda işaret ettiğimiz, insanın tabiatının temel özelliğinin etkilerini birebir yansıtıyordu. Aden Körfezi'ne hakim olmak gibi stratejik bir konuma, dolayısıyla zenginliğe sahip Yemen, Pers İmparatorluğu'nun sömürgesiydi. Suriye ve Irak gibi 'Bereketli Hilal' adı verilen toprakların yer aldığı bölgeler ise Roma İmparatorluğu'nun elindeydi. Hiçbir zenginliği, stratejik konumu olmayan, dolayısıyla insan tabiatı gereği güçlülerin iştahını kabartacak bir cazibesi bulunmayan, bu yüzden kimsenin dönüp bakmadığı Hicaz Bölgesi ise çöl şartlarında yoksulluğun dibini yaşıyordu. Sapık inançlarını, kabileler arası kan davalarını bir kenara bırakırsak, tam bir özgürlük yaşadıklarını söyleyebiliriz. Nitekim ilahi risalet de bu özgür ortama indi. "Allah risaletini nereye vereceğini herkesten daha iyi bilir" (Enam, 124) ayeti Hicaz'ın, adil bir sistemin temellerinin gözlerden ırak bir şekilde atılmasına en uygun yer olduğuna işaret etmektedir. Sonra malumunuz olduğu üzere, ilahi risaletin yetiştirdiği yoksul ama özgür nesiller o günkü dünyanın sömürü düzenini yerle bir ettiler.