Kâlâ-yı maârif satılır sûklarında
Bir Özbek'in Kürt dostunun yardımından etkilenerek İbn Haldun okuması, Türk-Arap-Kürt-Farslı dostluğun temelini atar mı yoksa acıyı unutan nostalji midir?
Yazar, İslam medeniyetinin dönüşüm gücünü Orta Asya'dan gelen 'rüzgar kültür' Türkler ve yerel 'dağ kültürleri'nin etkileşimine dayandırır. Doğu Türkistan Derneği'nde yaptığı konuşma ve Beşiktaş Kitap Fuarı'ndaki Özbek gencin Kürt dostluğu anısı üzerinden, İslam aleminin çağdaş acılarından öte bilgelik ve tanışma ruhunu yeniden bulması gerektiğini savunur. Peki, tarihsel fetih mitolojisine sığınmak, günümüzün etnik ve dini çatışmalarına çözüm sunabilir mi?
Birkaç sene önceydi. Bazı dostların davetiyle İstanbul'da Doğu Türkistanlıların bir derneğini ziyaret etmiştik. Bir konuşma yapmamı istediler. Önceki yazılarımda belirttiğim gibi, benim, ana gövdeden uzak, gayrimüslim çoğunluk içinde yaşayan Müslüman azınlıklara karşı ayrı bir muhabbetim var. Bu mazlum Müslümanları kıramadım ve aklımda kaldığı kadarıyla aşağı yukarı şu minvalde bir konuşma yapmıştım:
"Yaratılışın Sosyal düzeninde dağ kültürler var. Dağlardaki hayatın hareketlenmesi, yeşermesi, neşvünema bulması için gerekli etkenlerden biri de tohumları bir yerden bir yere taşıyarak aşılayan rüzgarlardır. Bu yüzden yaratılışın sosyoloji boyutunda da rüzgar kültürler var. Bunlar estikleri zaman yeni bir hayatı müjdelemiş olurlar. Nitekim yüce Allah rüzgarı hem "aşılayıcı" hem de "rahmetinin habercisi" olarak nitelendirir. Tarihsel süreç içerisinde üstlendikleri rolü göz önünde bulundurursak, Araplar, Kürtler ve Farslar dağ kültürler konumundadırlar. Orta Asya'dan kopup gelen Türkler ise rüzgar kültür mesabesindedirler. Bunun tanığı dediğim gibi tarihtir. Güneyden nefhasını bulan rüzgar dinince Araplar, Kürtler ve Farslar uzun süre derin bir sessizliğe gömülmüşlerdi. O dağ kültürlerde yaprak kımıldamaz olmuştu. Sonra Orta Asya'dan Türk rüzgarı koptu. Arapların, Kürtlerin, Farsların dağlarında yeniden fetih gülleri açtı. Bu rüzgarı, sadece müthiş savaşçılar olan Türk akınları temsil etmiyordu. Alimler, bilgeler, dervişler, arifler de eşlik ediyordu ve bu sayede buralarda yeni bir hayat başladı. Alpaslanlar, Çağrılar, Selçuklar, Osmanlar gibi fatihler geliyordu ama bunların yanında Yeseviler, Mevlanalar, Ali Kuşçular, Şah-ı Nakşibendler, Buhariler, Matüridiler de (eserleri ve irfanlarıyla) geliyordu.
Fakat en az yüzyıldır oralardan sadece felaket haberleri geliyor, katliamlar, sürgünler, soykırımlar çalınıyor kulaklarımıza. Ne yazık ki biz de yaralıyız, bizim de yaralarımız kanıyor. Siz ağladıkça, biz de ancak ağlayabiliyoruz. Bundan bir uyanış, bir çıkış, bir hayat çıkmaz. Çıksa çıksa gözyaşı deryasına dönen bir İslam alemi çıkar. O yüzden geride bırakın acıları, Kaşgarlı Mahmud gibi, Yesevi gibi, dervişan gibi, sufiler gibi, Alperenler gibi nefha olun ölmek üzere olan ruhlarımıza...Bırakın ağlamayı, fetih ruhunu aşılayın şu ölüm uykusuna yatmış Araplara, Kürtlere, Farslara..."
Hafta sonu İstanbul Valiliği'nin düzenlediği Beşiktaş Kitap Fuarı çerçevesinde Beyan Yayınları standında kitaplarımı imzalıyordum (Fuar hafta boyunca devam edecek). Ben de, yukarıda işaret ettiğim diriltici rüzgardan bir nefhaymış intibaını uyandıran bir hadise yaşadım. Orta Asyalı olduğu belli bir delikanlı önümde durmuş kitaplarımı inceliyordu. Bu yakınlarda Beyan Yayınları arasında çıkmış ve tarafımdan çevrilen İbn Haldun'un "Mukaddime"sine bakıyordu. Bu ilgisini fırsat bilerek nereli olduğunu sordum. Özbekistan, dedi. Fergana Vadisinden olduğunu ekledi. Hafız-ı Şirazi'nin, günümüzde Özbekistan sınırları içinde kalan Semerkand ve Buhara'dan söz ettiği meşhur beyitlerini okudum:
"Eger an Tork-i Şirazi bedest ared dil-i mera
Be khal-ı Hinduyeş bahşem Semerkand û Buhara ra"
(Eğer o Şirazlı Türk gönlümüzü kazanırsa

5