İsrail'in bir rutini

Bir televizyon programında sunucu, iki yıldan fazla süren Gazze katliamlarından sonra varılan ateşkesin ardından İsrail'in hala saldırılarını sürdürmesini, onlarca Filistinliyi şehit etmesini nasıl izah ettiğimi sormuştu. "İsrail ile yapılan ateşkes anlaşmaları, ateşin kesin olarak durması, savaş halinin yerini çatışmasızlığa bırakması şeklinde uluslararası kabul görmüş prensibe riayet edilmesi anlamına gelmez. Tam tersine, İsrail'in kurulduğu günden beri kesintisiz olarak sürdürdüğü kendine özgü rutinine dönmesi anlamına gelir" demiştim. İsrail'in, kendisini bütün dünya ülkeleri arasında ayrıcalıklı kılan ve herkesin de zımnen veya açıktan kabul ettiği bir rutindir bu. Bu rutin, İsrail'in her fırsatta saldırması, bir gerekçe olsun olmasın öldürmesi, bir tür "düşük yoğunluklu savaş" yürütmesi demektir. Bu rutinin dışına çıkması ise, savaşın dozajını yükseltmesi, günlük düşük seviyeli katliamları yoğun ve korkunç katliam, soykırım düzeyine çıkarması anlamına gelir. "Bu ateşkes sürecinde hala katliamların devam ettirmesini yadırgamamak gerekir" diye eklemiştim.

O zaman böyle demiştim ama düşük yoğunluklu savaşı, aniden büyük bir savaşa dönüştürmek de İsrail'in bir diğer rutinidir. İsrail, kendine göre şartların uygun olduğunu gördüğü her seferinde bu rutinlerden birini uygulamaya koymaktan asla çekinmez. Çünkü arkasında "İsrail'in kendini savunma hakkı vardır" diye bir put edinmiş koca bir dünya var.

Cumartesi sabahı, İsrail'in bu kanlı rutinini devreye soktuğu haberleriyle uyandık. Çocuk katili İsrail ile çocuk eti yiyen pedofili iri emperyalist el ele vererek İran'a saldırmış ve hedef aldıkları bir ilkokulda seksenden fazla çocuğu da öldürmüşlerdi. Görüldüğü gibi çocukları taciz etmek, kanlarını içmek, etlerini yemek de bunların bir diğer rutinidir.

İsrail'in ve destekçilerinin bir diğer rutini de Müslümanlara yönelik büyük saldırılarını mutlaka ramazan ayına denk getirmeleridir. Seksenli yıllardan beri her ramazan ayında Filistin'e, özellikle Gazze şeridine yoğun bir saldırı düzenlenir ve iftar lokmaları adeta boğazımıza dürülürdü. Bu sefer de böyle bir hüzün, keder, kahır yumağı boğazımıza dürüldü.

Müslümanların da bu süreçlerin her birinde devreye soktukları ve beni hiç şaşırtmayan rutinleri var, kınamak gibi, kabul edilemez demek gibi, BM'yi toplantıya çağırmak gibi, biraz da esip gürlemek gibi. Çaresizlikleri, beceriksizlikleri, emperyalistlerin kuklaları olmaktan öte bir meziyetlerinin olmadığı anlaşılır gibi olunca da saldırı oklarını mağdur Müslüman tarafa yöneltirler. Şöyle sapık, şöyle bidat, şöyle yezit mezhebi var, diye zilletlerini örtbas etmek, gözlerden kaçırmak isterler. Hiç değişmez bu rutin.