İslam ile cahiliye arasında yolların ayrılış noktası

Askerde iken, insanların kaba davranmalarına, konuşmalarının büyük kısmını normal hayatta ağza alınmayacak küfürlerin oluşturmasına bir anlam verememiştim. Bir süre sonra ben dahil, bu davranışları ve sözleri yadırgayan bütün üniversite mezunu askerlerin bu durumu içselleştirdiğini, benzeri davranışları sergilemeye başladıklarını fark edince de hayretler içinde kalmıştım. Askeri eğitim, savaş sanatının bir provasıdır. Savaş ise koşulları gereği aklın değil, duyguların, özellikle öfke menşeli duyguların öne çıktığı bir ortamdır. Stratejik akıl (Devlet), savaş için bir hedef ve bir çerçeve çizer, normal hayatta hoş karşılanmayan duyguları bu çerçeve içinde, bu hedef doğrultusunda salıverir. Başka türlüsü olamaz. Çünkü başka bir mekanizma devrededir savaş ortamında. İnsan metabolizmasının gece ayrı, gündüz ayrı duyguların etkisinde, farklı davranışlar sergilemesi gibi. Bir savaşta ünlü sahabi Ebu Dücane'nin, elindeki kılıcı sallayarak, çalım satarak, böbürlenerek düşman üzerine yürüdüğünü gören Peygamberimiz (s.a.v) "Allah bu yürüyüşü yalnız bu durumlarda sever" buyurarak savaş ortamında insanların sergiledikleri davranışların normal hayattan farklı olduğuna işaret etmiştir. Ancak İslam çerçevesinde savaşın gerektirdiği davranış ve duygular tamamen başıboş da bırakılmaz. İslam'da savaşın gerçekten bir hukuku var.

Burası aslında İslam ile cahiliye arasındaki yolların ayrılış noktasıdır. Farklı ortamlarda devreye giren duyguların bir hukuka tabi olup olmaması. Hukuk, aklın bir tedbiridir. Akıl, duyguları kontrol etme gücüne ve imkanına sahiptir. Ancak akıl da çoğu zaman duyguların etkisinde kalabilir. Ya da hangi duyguyu hangi ortamlarda kullanacağını kestirmeyebilir. Bu yüzden Allah, insanları sadece akıllarıyla baş başa bırakmamış, peygamberler de göndererek aklı, duyguların yoğun ve kontrolsüz saldırıları karşısında desteklemiştir. Cahiliye, böyle bir destek mekanizmasından yoksundur, sadece aklın ve eğer tamamen zayıflamamışsa bir nebze fıtratın tezahürü olan geleneklerin, örf ve adetlerin desteğinden istifade edebilir. Ya da gemi azıya almış duyguların seli karşısında insanlar ırzlarını, namuslarını, canlarını, varlıklarını güçle koruyabilirler. Cahiliye şairlerinden biri şöyle tanımlıyor cahiliye ortamını: "Başkalarını ısırmayan ısırılır, kılıcıyla etrafına korku salmayan parçalanır". Cahiliyede duyguları frenleyen mekanizma, İslam'daki gibi hukuk değil, güçtür.

Her zaman söylediğimiz gibi, ülkemizde vahiyle irtibatımız uzun süredir, özellikle üstyapı bağlamında kesiktir, bir parça tabanda bu irtibat sınırlı da olsa etkisini sürdürmektedir. Bu yüzden toplumun güçten yoksun bırakılmış zayıf kesimleri, kendilerinde maddi ve manevi güç vehmeden kesimler tarafından aşağılanmaya maruz kalabilmektedirler. Irzlarına, namuslarına dil uzatılabilmektedir. Geçenlerde ünlü iş adamlarından biri, güçten, destekten, savunma mekanizmasından yoksun olduklarını vehmettiği Kürtlerin namusuna pervasızca dil uzatmak anlamına gelen bir fıkra anlattı ve orada bulunanlar da pekala bu edep dışılığa gülebildiler. Sonra bir siyasetçi de önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde "ana dili Kürtçe olan bir adayı desteklemem" diyebildi. Bütün bunlar, hedef alınan kesimin, zarar verme imkanından yoksun olduğunu düşünmekten kaynaklanan cahili davranışlardır. Oysa İslam, herkesin namusuna, ırzına kendi namusu ve ırzı gözüyle bakmayı ve mizahın konusu yapmamayı öngörür. Herhangi bir makama aday olan kimsenin de ana diline değil, adil olup olmadığına bakmayı tavsiye eder.