Kameri aylardan Muharrem ayındayız. Müslümanların tarihi açısından biri gurur kaynağı, biri de derin bir hüzün kaynağı olan iki büyük hadise bu ayda yaşandı. Deyim yerindeyse biri olumlu bir sürecin, biri de olumsuz bir sürecin başlangıcı mesabesindeki iki önemli hadisenin yaşandığı bu ay, Müslümanların tarihi açısından kader tayin edici niteliğe sahiptir. Hz. Peygamberin (s.a.v) 1 Muharrem'de Mekke'den Medine'ye hicret etmesi ile 10 Muharrem'de Hz. Peygamberin (s.a.v) torunu Hz. Hüseyin ve yarenlerinin Yezid'in ordusu tarafından hunharca şehit edilmelerinden söz ediyoruz. Dolayısıyla Muharrem ayı hem tarihe giriş yaptığımız hem de tarihten çıkış sürecimizin başladığı bir ay olarak bizim açımızdan son derece önemlidir.
Hicret hadisesini, tarihe giriş hareketi olarak nitelendirmek kelimenin anlamına uygundur. Bir yere, bir amaca matuf olarak göç etmek anlamına gelen hicret kelimesinin, bu eylemin tevhit hareketi tarihindeki en ünlü temsilcisi Hacer'in adıyla bir irtibatı var diye düşünürüm bu yüzden. Onun ve oğlu İsmail'in, İbrahim peygamber tarafından Mekke çölüne bırakılması ile birlikte nasıl bir tarihe giriş eyleminin gerçekleştiğine muhteşem İslam medeniyeti tanıktır. Hecr ise, (hicretle ulaşılan hedefi, yani tarihe girişi) geride bırakıp terk etmek, ilgisini kesmek anlamına gelir. Bir anlamı da hezeyandır. Bu tarihsel süreçlerin her ikisi de söylediğimiz gibi Muharrem ayında yaşandı. Yani tarihe girişimiz ve tarihten çıkışımız.
Nitekim sahabe neslinin, İslam tarihinin başlangıcı olarak hicretin başladığı günü, yani 1 muharremi önermeleri, Halife Hz. Ömer'in de bunu onaylaması, sahabe neslinin bu bilince sahip olduklarını gösterir. Bu bakımdan Hz. Muhammed'in (s.a.v) Mekke'den Medine'ye hicret etmesinin yani 1 muharremin, İslam'ın devlet sahibi olarak tarihe giriş yaptığı günün seçilmesi yüksek ve berrak bir bilincin göstergesidir.
10 muharrem ise Müslümanların devletsiz kabileler, taifeler, mezhepler olarak tarihten çıkmaları sürecinin başladığı gündür. Diğer bir ifadeyle kırılma noktası mesabesinde bir bilinç ve hafıza kaybının neticesi olarak hezeyan ettiğimiz gündür. Bu süreç, sahabe neslinin temsil ettiği devletlilik sürecinin gücü ve etkinliği sayesinde ancak birinci cihan harbinin sonunda resmiyet kazanabildi. Yani harb-i umuminin sonunda devletsiz, hilafetsiz, başsız kabileler, mezhepler, kavimler, her biri kendi çölünde süfli amaçlar uğruna debelenip duran darmadağın göçebeler, bedeviler, koçerler, göçebeler ve elbette Batı medeniyetinin peykleri haline gelmiş etkisiz devletçikler olarak tarih sahnesinden çıkışımız resmen ilan edilmiş oldu. O gün bugündür, birbirleriyle didişip duran ve Batı başkentlerinde himmet dilenen güruhlardan öte bir varlığımız söz konusu değildir.

10