İlim, tabiatta, toplum katmanlarında dağınık, bölük pörçüktür. Onu bir araya getirip telif edenler de alimlerdir. Akademisyen ise bu bilgiyi üniversitede disipline dönüştürür. Siyaset onu bir vizyon olarak önüne koyar. Bu dediğim, başarılı devletlerin vazgeçilmez mekaniğidir. Bu bakımdan müsteşriklerin araştırmaları, vardıkları sonuçların üniversitelerde işlenip bilimsel disiplinlere dönüşmesi ve Batılı devletlerin ordularını bu vizyonla sevk etmeleri bunun en somut örneklerinden biridir.
Müsteşrikler, bu mekaniğin bir gereği olarak Avrupa'nın çeşitli ülkelerinden yola çıktılar. Geri kalan dünyayı keşfe koyuldular. Özellikle İslam aleminin her şeyini öğrendiler. Dinimizin, dillerimizin, mezheplerimizin bütün inceliklerini kayda geçirdiler. Bugün İslam ve bölgemiz ile ilgili olmak üzere müsteşriklerce çalışılmamış bir alan yok mesela. Hatta bizim için de referans kaynağıdır, müsteşriklerin çalışmaları. En dini konularda bile müsteşriklerden birine atıf yapmayan bir tez eksik sayılır ve kabul görmez. Bize hitap ederlerken, art niyetli davranışlar sergiledikleri, değerlerimizi temelden sarsmaya çabaladıkları, kendimizle ilgili kuşkulara kapılmamız için birçok çarpıtmalar yaptıkları doğrudur. Ama derledikleri bilgileri, elde ettikleri bulguları, bize dair gerçekleri kendi devletlerinin önüne en çıplak, en objektif, en ufuk açıcı şekilde koyduklarını, doğruyu sadece doğruyu söylediklerini biz de biliyoruz. Söz konusu devletlerin orduları ülkelerimizi istila etmeye geldikleri zaman, kendilerine sunulan bu objektif bilgiler sayesinde bizi elleriyle koymuş gibi buldular. Hatta bizi bizden daha iyi biliyorlardı. Mesela bir İranlıyı bir Türk'ten, bir Türk'ü bir İranlıdan çok daha ayrıntılı biliyorlardı. Müsteşriklerin objektif bilgileriyle beslenen emperyalist akademyanın, mesela Kürtleri, hemen yanı başlarındaki Türk entelijansyasından daha iyi bildiğini, Türk akademyası hariç dünya alem biliyor. Batı hakimiyetinin bu kadar sürmesi, ordularının çok güçlü olmasından değil, ellerindeki bize dair bilgilerin doğruluğundan kaynaklanıyor.
Biz ise uzun yıllar dışa açılan bütün menfezlerimizi kapatarak "yeni baştan bir millet yaratmak"la uğraştık. Entelektüel çabamız, tek parti zihniyetinin önümüze koyduğu vizyon (aslında vizyonsuzluk) ile sınırlandırıldı. Akademik tezlerde kullanılması yasak olan kelimeler, zinhar sözü edilmeyecek kavramlar vardı. Geriye doğru inşa dediğimiz olgunun en somut örneğiydi akademyamız.
Üniversitede okuduğum yıllarda mezuniyet tezi hazırlamak diye bir uygulama vardı. Şimdilerde devam ediyor mu bilmiyorum. Tarih bölümünde okuyan bir arkadaşıma mezuniyet tezi olarak "Van Gölü çevresinin Osmanlı devletine katılması" konusunu vermişti hocası. Bir de Farsça bir kitaba bakmasını istemişti. Farsça kitabın ilgili bölümlerinin tercümesinde arkadaşıma yardımcı oldum ve tezini bitirip hocaya sundu. Kitap Farsça olunca, Kemalizmin denetiminden geçmemişti demek ki. Bundan dolayı tezde bir sürü "Kürt, Kürdistan, Kürt beyleri" gibi sözler geçiyordu. Normalde gerçekleri olanca çıplaklığıyla siyaset kurumunun önüne koymakla görevli akademyamızın bu güzide hocasının gözleri faltaşı gibi açılmıştı bu kelimeleri görünce. Bunları "yerel halk, bölge ve yerel beyler" şeklinde değiştir demişti.

15