Seksenli yıllarda rahmetli Seyyid Kutub'un "Yoldaki İşaretler" adlı eseri çok popülerdi. Herhalde en çok etkilendiğim kitaplardan biridir. Rahmetli Salih Uçan ağabey tercüme etmişti. Üniversitede okurken bu kitabı Kürtçeye tercüme etmeye çalıştım. Epey kısmını çevirdim. Ama 12 Eylül'ün kurşun gibi ağır havasında vazgeçmek ve müsveddeleri yakmak zorunda kaldım. Bir kitabı Kürtçe'ye tercüme etmek şöyle dursun, Kürtçe ıslık çalmanın bile risk olduğu yıllar. Diyarbekir'de yön gösteren trafik levha ve işaretlerinde Türkçe'nin yanında Kürtçe'nin de yazılmasından dolayı sosyal medyada koparılan yaygarayı, bazı ümitsiz vaka siyasetçilerin hırçınlığını görünce benim bu "Yoldaki İşaretler" maceram aklıma geldi.
Birinci cihan harbinin sonunda büyük bir imparatorluğu kaybetmiştik. Bütün ümmet coğrafyası yangın yeri. Bu yangından ilk kurtarılacak şey de elbette vatandı, vatanın kurtarılabilecek kadarıydı. Arapların dediği gibi "tamamı alınamayan bir şeyin tamamı bırakılmaz". Biz de öyle yaptık. Gücümüzü göz önünde bulundurarak vatanın kurtarılabilecek kadarını belirledik ve adına "Misak-ı Milli" denilen bu amaç uğruna mücadele ettik. Bu hedefi belirlerken "Türklerin ve Kürtlerin yaşadığı topraklar"ı esas aldık. Tümünü elde etmeyi başaramasak da önemli kısmını başardık. Tabi hiç de mesnetsiz olmayan korkular da yok değildi. Düvel-i muazzama ile iyi geçinmek gerekir düşüncesi hakimdi. Bir gün kendi ayaklarımız üzerinde durabilecek güce kavuşuncaya kadar, batılıların ülkemize müdahale etmelerine gerekçe oluşturacak davranışlardan, politikalardan kaçınmalıyız dendi. Onlara bahane verilmemeliydi. İslami görünürlük, batının müdahalesini, hatta istilasını kaçınılmaz kılardı çünkü. O günü göz önünde bulundurunca hiç de yabana atılacak bir ihtimal değildi bu. Bu yüzden İslam'ın sembolleri ortadan kaldırıldı, bazıları, günü gelince ihya edilmek üzere bir yerlere indimaç edilmek suretiyle lağvedildi. Bireysel Müslümanlık görüntüleri de Anadolu'nun kasabalarına ötelendi.
Batının müdahalesini gerektiren bir diğer gerekçe de ülkede birden fazla kavmin yaşadığına ilişkin vasatın oluşması olarak görüldü. Bunun anlamı, en kalabalık grup olarak Kürtler açısından birtakım önlemlerin alınması ve görünür olmalarına mani olacak politikaların benimsenmesiydi. Kürtler de şehir ve kasabalardan köylere uzaklaştırılarak görünür olmaktan çıkarıldılar.
Dindarlar ve Kürtler bağlamında bu politikalara yönelik eylemler, sözler ağır cezalarla ve sıkı tedbirlerle bastırıldı. İslami talepler "yıkıcılık", Kürtlerle ilgili talepler de "bölücülük" başlığı altında kriminalize edildi. Müslümanların, yani Türklerin ve Kürtlerin kendi elleriyle kurdukları ve bu uğurda canlarını feda ettikleri elde kalmış, kalabilmiş vatanı, vatan parçasını "yıkmayacakları" ve de "bölmeyecekleri" açıktı oysa. Ama bir gerçek vardı, batılı büyük güçler Müslüman görünümünden dolayı ülkeyi yıkabilirlerdi ve Kürt etnisitesinin görünür olmasından dolayı da vatanı bölebilirlerdi. Nitekim bu tehlikenin uç verdiği düşünülerek her on yılda bir yapılan darbe süreçlerinde yayınlanan bildirilerde mutlaka vurgulanması gereken "NATO'ya CENTO'ya bağlıyız" ifadesinin yanında "yıkıcı ve bölücü faaliyetlere izin verilmeyecektir" ifadesi de yer alıyordu. Birinci ifade "hala batılı değerlere bağlıyız", ikinci ifade de "sizin tarihsel korkularınızı depreştiren İslam'a ve sizin düzmece demokrasinizin maskesini düşürecek Kürt varlığının görünür olmasına müsaade etmeyeceğiz" anlamına geliyordu.

14