Ayakları yere basan ittifak

İbn Haldun'un, muhalled eseri Mukaddime'de insanların bedevilik, hadaret, umran, asabiyet, devlet, ahlak, sanat gibi bireysel ve sosyal davranışlarına ilişkin fikirlerini bina ettiği ve bu fikirlerin coğrafi, tarihsel ve sosyolojik temellerini serdetmek bağlamında izlediği yöntem ufuk açıcıdır. Sağlam temellere dayanan, her zaman geçerliliği olan kalıcı prensipleri esas alır. Bunu dillerden düşmeyen vecizelerinde görmek mümkün. Saman alevi gibi parlayıp sönen, çabucak tüketilen hüdayinabit sözler değildirler. Her birinin sağlam bir gözlemden, evrene, hayata ve insana yönelik kuşatıcı, kapsayıcı ve sahih bir bakıştan kaynaklandığı belli.

Kitabın girişinde uzun bir coğrafya bölümü var. Yer küreyi bölgelere, bölgeleri bölümlere ayırır. Her bölgenin ve bölümün havasının, suyunun, ikliminin, dağının, ırmağının, denizinin özelliklerini, sakinlerinin karakterlerini anlatır. İklimin toplulukların karakterleri, davranış kalıpları üzerindeki etkilerini irdeler ve bunlardan dünya durdukça duracak evrensel kanun niteliğinde kurallar çıkarır. Kitabın bütününden de anlaşılacağı üzere İbn Haldun, siyasetçilere, devlet yöneticilerine ayakları yere (coğrafyaya) basan bir yönetimin yolunu gösterir.

Bölgemizde yeni ittifaklar gündemde. Ben de merak edip dünya haritasını önüme serdim, ittifakların neye ve nereye tekabül ettiklerini, ayaklarının yere basıp basmadığını görmek için. İslam aleminin haritasının üzerinde düşündüm. İklimini, arazi şartlarını, üzerinde yaşayan toplumların benzeştikleri ve ayrıştıkları özellikleri, dillerini, mezheplerini, bedevilik ve hadarilik düzeylerini bilebildiğim kadarıyla zihnimde canlandırdım. "Ne anlatıyor bize bu harita, nasıl bir ittifak öngörüyor"un cevabını aradım.

Gündemdeki ittifakların "Mekke" ve "Bedir" gibi isimlere sahip olmaları, kuşkusuz geçmişin, Batılı sömürgecilerin telkinleriyle kurulan başarısız ve köksüz ittifaklarından ayrı bir arayışın ifadesi olarak okunabilir. O halde bu gibi ittifakların toplumlarımızın ihtiyaçlarına cevap verecek nitelikte olmaları, dolayısıyla kalıcı olmaları için coğrafyamızın, demografik yapısının, çeşitliliğinin dikkate alınması gerekir.

İslam alemi dediğimiz bölgeyi doğudan batıya birbirlerine paralel ve bitişik olarak uzanan üç bölgeye ayırmak mümkün. Birinci bölge, Mağrip'ten Hint kıtasına doğru uzanan Arap alemi. İkinci bölge, Anadolu sınırlarından Çin sınırına kadar giden İran havzası. Üçüncü bölge, Balkanlardan Orta Asya'nın içlerine doğru uzanan Türk dünyası. Bu bölgelerin üzerinde yaşayan toplumların büyük çoğunlukla İslam dinine mensup olmaları gibi ortaklaştıkları özelliklerin yanında farklı mezheplerle belirginleştiklerini görüyoruz. Arap çizgisi Sünnilikle temayüz ediyor. İran çizgisi önemli ölçüde Şii mezhebine mensup topluluklardan oluşuyor. Türk dünyası ise kahir ekseriyeti itibariyle Sünni mezhebine bağlı.

Birinci bölge olan Arap alemi, çeşitli lehçeleriyle Arapça konuşmakta. İkinci bölge de Farsçadan Peştuncaya farklı İrani dilleri konuşuyor. Türk alemi de farklı Türki dillerin konuşulduğu bir havzadır. Bugün itibariyle irili ufaklı devletlere bölünmüş olmakla birlikte her üç dil, kültür ve mezhep havzasının birer ağırlık merkezi var. Arap aleminin ağırlık merkezi hiç kuşkusuz Mısır'dır. İrani havzanın ağırlık merkezi de İran devletidir. Türki dünyanın ağırlık merkezi de Türkiye. Bu tespitimiz, başka meziyetleriyle öne çıkan başka ülkelerin önemini göz ardı etmemizi gerektirmez.