Ağanın, şeyhin ve seydanın çok ve muteber olduğu bir zaman diliminde geçti çocukluğum. Kemalist itibarsızlaştırma sürecinin etkisi henüz bizim oralara ulaşmamıştı. Dedem, birer kültür, ilim, irfan mektebi mesabesindeki divanın, tekkenin ve medresenin müdavimiydi. Fırsat buldukça beni de beraberinde götürürdü. Hayatın anlamını, dinamiklerini, en basitinden oturup kalkmayı öğreneyim diye. Hem ağa hem şeyh hem de seyda bütün toplumun gözünde müstesna bir yere sahipti. Benim zihnimde de olumlu bir yere oturdular böylece.
Sonra okul hayatı başladı. Toplumun değer verdiği ağa, şeyh ve seyda gibi asalet ifade eden daha birçok isim ve lakabın yasak olduğunu, itibardan düşürülmeye çalışıldığını fark ettim. Tabi bu yasaklara ve itibarsızlaştırmalara gerekçe olarak da söz konusu unvanlara sahip kimselerin işledikleri iddia edilen onlarca, yüzlerce melanet (!) sıralanıyordu. Yüreğim, her seferinde bu işte bir terslik var diyordu ama propaganda dili çok rafine ve ikna ediciydi. Üzerinde çalışılmış, ta garbın payitahtlarında kotarılmış profesyonel işi bir projeydi çünkü. Taze bir zihnin bunlara direnmesi imkansıza yakındı. Günün birinde öğretmenimiz, toplumun büyük değer atfettiği bu şahsiyetlere ağır eleştiriler yöneltmiş, hakaretler etmişti. Benim de ağzımda kekremsi bir tat bırakmıştı. Dedeme gelip anlatınca "onlar ne söyleseler tersi doğrudur" dedi. Dedemin bu sözü benim için bir dua, bir muska gibi manevi bir zırh işlevini gördü. Ruhumun boynuna bir hamail gibi astım ve bir daha çıkarmadım. Ne zaman resmi algıyı telkin etme bağlamında bu türden bir propagandaya maruz kalsam, dedemin duası elimden tutar, o girdaptan çekip çıkarırdı. Gözümün önünde ağaların fedakarlığı, cömertlikleri, toplumu krizlerden kurtarma çabaları, yoksullara yardımcı olmaları. Her saat hazır ve açık bekleyen bereketli sofraları; şeyhlerin manevi ıslah çabaları, insanları dünya hayatında dürüst olmaya, kimseye haksızlık etmemeye çağırmaları, bir sözleriyle kanlı çatışmaları durdurmaları; seydaların günlük hayatta çözüm üretici, yol gösterici fetvaları, vaaz ve nasihatleri canlanırdı. Böylece saldırıları nispeten savmış olurdum. Fakat saldırılar, propagandalar, beyin yıkamalar, itibardan düşürmeler dur durak bilmedi. Bütün kitle iletişim araçları bu iş için seferber edilmişti. Gazeteler karikatürleriyle, köşe yazılarıyla, sinema filmleri negatif tiplemeleriyle, fısıltı gazetesi asılsız dedikodularıyla özellikle ağaları, şeyhleri ve seydaları acımasızca karalıyorlardı. Dedemin duası etrafımı bir sur gibi sarmıştı ama surda da her gün bir gedik açılıyordu. En önemlisi ülkenin ağa, şeyh ve seyda geleneğinden uzak batı kesimleri bu köklü ve asil şahsiyetleri ve kurumları Yeşilçam sinemasındaki maksatlı tiplemeler üzerinden öğreniyordu.
Özellikle Kürtler arasında taban bulmaları sağlanan sol- sosyalist akımlar da resmi ideolojinin bu menfi propagandasını toplumun kılcal damarlarına kadar empoze ediyorlardı. Toplumu ayakta tutan dinamikler ağır yaralar aldılar. Aslında can çekişir hale geldiler de diyebiliriz. Bu yüzden özellikle Kürtler, diğer bir ifadeyle bu kurumları gözlemleme, yaşama şansını bulamayan yeni nesiller batılı oryantalistlerin ve yerli borazanlarının feodalizm, gericilik, çağdışılık, irtica, derebeylik gibi söylemleri karşısında cascavlak ve savunmasız kaldılar. Sonunda kuru yaprak gibi her rüzgarın önünde savrulur hale geldiler. Kürtlerin yaşadığı kırk yıllık şiddet, terör ve yıkım süreci bunun sonucudur. Doğal savunma mekanizmaları ağa, şeyh ve seydadan yoksun bırakılmış Kürtler bu hercümerç çağının en ağır darbesini yediler.

2