"Otobüs Yıldıztepe yol ayrımında durduğunda şoför arkasına dönüp Basri'ye seslendi:
Doğu Anadolu'nun sert ayazı, insanın yüzünü bıçak gibi kesiyordu. 1981 yılının ilk günleri... Dağların doruklarına çöken kar, sabah güneşinin solgun ışıkları altında gümüş gibi parlıyordu. Yollar çamurlu, hava pusluydu. Ama genç öğretmen Basri'nin içinde öyle bir sıcaklık vardı ki ne karın soğuğu ne de bilinmezliğin korkusu onu durdurabiliyordu.
Otobüs ağır ağır Doğu Anadolu yoluna ilerlerken, Basri pencereye yaslanmış dışarıyı izliyordu. Bir yanında çıplak kavak ağaçları... Bir yanında dumanı tüten köy evleri... İçinden sessizce mırıldandı:
"Demek benim hikâyem burada başlayacak..."
Elindeki küçük bavulda birkaç takım elbise, birkaç kitap ve annesinin bohçaya sardığı çörekler vardı. Ama yüreğinde taşıdığı şey çok daha büyüktü: İnsan yetiştirme sevdası... Otobüs Yıldıztepe yol ayrımında durduğunda şoför arkasına dönüp bağırdı:
"Öğretmen Bey! Senin köye geldik!"
Basri hafifçe irkildi. Bavulunu aldı, aşağı indi. Otobüs uzaklaşınca etrafı bir anda sessizliğe gömüldü. Sadece rüzgârın uğultusu duyuluyordu. Köy yolu uzayıp gidiyordu. Çamurlu patikaların kenarında kar birikintileri vardı. Basri yürümeye başladı. Her adımında ayakkabıları toprağa gömülüyor ama içinde garip bir huzur büyüyordu. Bir süre sonra taş duvarlı evler görünmeye başladı. Bacalardan çıkan duman göğe doğru yükseliyor, havaya yanık odun kokusu yayılıyordu. Tam o sırada yaşlı bir adam seslendi:
"Oğul... Sen yeni öğretmen misin yoksa"
"Evet amca. Ben Basri."

10