"Mutluluk, çok kazanmakta değil; aksine birlikte yorulup birlikte gülebilmekte miydi"
Serdar ve ailesinin hayatını anlatmaya bugün de devam ediyorum. Bir gece Dudu dayanamadı:
"Çocuklar seni göremiyor Serdar."
"Başka çarem mi var" diye yükseldi sesi. "Yetmiyor Dudu, yetmiyor!"
Evdeki o eski neşeli kahkahalar, yavaş yavaş duvarlardan silinmeye başladı. Serdar'ın yüzü soldu, omuzları çöktü. Kendisi de çok yoruluyordu ama kimseye belli etmiyordu.
Zaman hızla aktı. Köyde ne varsa sattılar: Hayvanlar, toprak, anılar… Manisa'da bahçeli bir ev aldılar. Bahçede birkaç fidan vardı ama toprağı yabancıydı. Serdar bu kez bir fabrikada işe girdi. Siren sesleriyle başlayan günler, yorgunlukla biten geceler…
Bir akşam bahçede yalnız başına otururken mırıldandı:
"Haklıydım" dedi. "Şehir yutuyor insanı."
Ama artık dönüş yoktu. Hayat, başka bir yola girmişti. Yıllar yine sessizce geçmişti. Zaman, bu kez aceleciydi. Zeynep üniversiteyi bitirmiş, öğretmen olmuştu. Mehmet ise beyaz önlüğüyle bir hastanede hemşireydi. Serdar'ın göğsü kabarırdı çocuklarının başarılarını duydukça ama o sevinci dile getirecek gücü artık bulamazdı.
İki iş, yıllar boyu omuzlarına çökmüştü. Geceler kısalmış, kelimeler azalmıştı. Serdar artık konuşmakta zorlanıyordu. Bir şey anlatacak gibi bakıyor, sonra vazgeçiyordu. Sanki yorgunluğu diline vurmuştu. Çocukların tayini çıkınca gece işini bıraktı.
"Artık gerek yok" dedi. "Siz yolunuzu buldunuz."
Aslında geçen süre Serdar'ın içinden kopan bir parçaydı. Serdar hastalanmıştı. Önce halsizlik sandılar ama Serdar yataktan kalkamayınca ah çekip elini dizine vurdu Dudu. Ama bu ahta, çok geç kalmıştı. İç geçirdi:

8