"Kahvedeki konuşmalar bir anda kesildi. Cahit'in elindeki ekmek parçası havada kaldı."
Yıl 1984… Kasabanın üstüne sabahın ilk ışıkları ağır ağır yayılırken, toprak damlı evlerin bacalarından ince dumanlar yükseliyordu. Horozların sesi, sabah serinliğini yaran ince bir bıçak gibiydi. Toprağın kokusu, yeni uyanan güne karışıyor; rüzgâr, tarlaların üzerinden geçip köyün dar sokaklarına usulca süzülüyordu. Bu kasabanın kalbi sayılan bir genç vardı: Cahit. Onu tanıyan herkes aynı şeyi söylerdi:
"Bu çocuk başka… Bu çocukta hem vatan sevgisi var hem merhamet var."
Gerçekten de Cahit'in yüreği genişti. Öyle genişti ki, kahvede radyodan bir şehit haberi duyulsa, elindeki lokma boğazında düğümlenir, gözleri yere düşerdi. Bir gün kahvede yine haberler okunuyordu. Radyonun cızırtılı sesi duyuldu:
Yine bir savaş haberi veriliyordu... Kahvedeki konuşmalar bir anda kesildi. Cahit'in elindeki ekmek parçası havada kaldı. Başını eğdi. Yanındaki yaşlı adam ona baktı.
"Yine içi yandı bu delikanlının" diye fısıldadı. Cahit derin bir nefes aldı. "Allah ailesine sabır versin… Bir gün görev olursa, vatan için ölmekten korkmam."
Masadaki yaşlılar başlarını salladı. "Helal olsun sana oğlum" dedi biri. "Senin gibi gençler oldukça bu vatan yıkılmaz."
Cahitlerin evi köyün kenarındaydı. Tek katlıydı. Geniş bir avlunun etrafında U şeklinde dizilmiş odalar vardı. Avlunun hemen yanında ise ahır bulunuyordu. Avlunun demir kapısı ağırdı. Gıcırdayarak açılırdı. Demir kapı avluya güven veriyordu... Ahıra bitişik olmasına rağmen eve altı yedi basamak merdivenle çıkılırdı. Bu sayede ev nem tutmazdı. Ahırda on inek ve yedi buzağı vardı. Her sabah süt sağılır, bidonlara doldurulur, kasabada satılırdı. Bu onların geçim kaynaklarından biriydi. Bir de evin yan tarafında kiraya verdikleri bir oda vardı. Orada bir sağlık memuru kiracı kalıyordu.

3